İslam dönemi felsefesi (6)

04:0015/06/2026, Pazartesi
G: 15/06/2026, Pazartesi
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Ömer Türker

Fârâbî’nin Tahsîlu’s-saâde isimli eserinde felsefenin tarihini özetlediği meşhur bir metni vardır. Bu metinde Fârâbî, felsefe adı verilen hikmetin önce Irak halkı olan Keldânîlerde ortaya çıktığını, ardından Mısır halkına geçtiğini, sonrasında Yunanlılara, Yunanlılardan Süryanilere, nihayet Süryanilerden Araplara intikal ettiğini söyler. Bu oldukça kısa anlatı, felsefenin o zaman için bilinen insanlık tarihinde insan aklının disipline edilmiş hakikati araştırmasının ortak bir ürünü olduğunu ifade

Fârâbî’nin Tahsîlu’s-saâde isimli eserinde felsefenin tarihini özetlediği meşhur bir metni vardır. Bu metinde Fârâbî, felsefe adı verilen hikmetin önce Irak halkı olan Keldânîlerde ortaya çıktığını, ardından Mısır halkına geçtiğini, sonrasında Yunanlılara, Yunanlılardan Süryanilere, nihayet Süryanilerden Araplara intikal ettiğini söyler. Bu oldukça kısa anlatı, felsefenin o zaman için bilinen insanlık tarihinde insan aklının disipline edilmiş hakikati araştırmasının ortak bir ürünü olduğunu ifade eder. Bu çabaya bir döneme damgasını vuran siyasi ve içtimai düzenler yani farklı medeniyetler az veya çok katkı sağlarlar. Sonra o medeni havza etkisini kaybedip yerini bir başkasına bıraktığında bilimler de yeni medeniyette tekrar yeşerir.

İslam’ın mamur dünyanın önemli bir kısmına hâkim olup da felsefi bilimlere varis olduğu döneme gelinceye dek binlerce yıl geçmişti. Tahmin edileceği üzere bu kadar uzun sürede felsefe içinde birbirinden çok farklı hatta birbiriyle çelişen görüşler ileri sürülmüş ve farklı görüşlerin bir kısmı muhtelif ekollerce temsil edilmiştir. Felsefenin bulunduğu medeni havzanın karakterine göre de ekollerin öne çıkardığı sorunlar ve çözüm önerileri değişim göstermiştir. Diğer değişle biz bugün tam olarak bilelim veya bilmeyelim yahut anlayabilelim yahut anlamak için yeterli şartlara sahip olmayalım Keldânî, Mısır, Yunan gibi tarihin bir kesitinde felsefe kapsamındaki bilimlere ev sahipliği yapan tüm siyasi ve içtimai nizamlar, kendi ilgi ve hususiyetlerini bu bilimlere zerk etmiştir. Fakat dönemlerin ilgi ve hususiyetleri ne derece etkilerse etkilesin bu bilimlerin modern Batı’daki büyük dönüşümlere varıncaya dek sürdürdüğü katı bir çekirdeği vardır. Bu çekirdeğin ayrıntısı ciltler dolusu eser tutmaktadır ama temelde üç maddede özetlenebilir. Bu yazıda ilk maddeyi kısaca açıklayacağım.

Birincisi: Mantık, fizik, matematik, metafizik, ahlâk ve siyaset ana başlıklarında ifade edilen felsefi bilimler külliyatı, ayrıntısı değil ama bütünü itibariyle metafizik karakterlidir. Ayrıntı ve bütün ayrımıyla kastım şu: Mesela fizik kapsamındaki meteoroloji bilimi atmosferde gerçekleşen doğa olaylarının tespit ve açıklamasını yapmayı amaçlar. Bir meteorolog, şimşeğin hangi şartlar ve nasıl oluştuğunu sebep ve sonuçlarıyla birlikte açıklamaya çalışır. Şimşek ezeli midir ebedî midir, varlığını nihai olarak yaratan var mıdır sorularıyla ilgilenmez. Bu durum, fizik kapsamında zooloji, botanik, mücessem astronomi ve psikoloji gibi bilimler için de geçerlidir. Fizik cisimlerin hareket ve sükunuyla ilgilendiğinden sadece hareketin nasıl, hangi şartlarda ve hangi sebeplerden dolayı gerçekleştiğini açıklamayı hedefler. Mineralojide bu hareket madenlerin halleri, botanikte bitkilerin beslenme, büyüme ve üreme halleri, zoolojide hayvanların beslenme, büyüme, üreme ve iradeli hareket durumları olur. Her bir bilimin erbabı, dar bir şekilde kendi konusu her ne ise o konunun hareket ve sükunlarını mesele haline getirir. Aritmetik, geometri, optik, musiki ve soyut astronomi gibi matematik kapsamına giren bilimler miktarı incelerler. Miktar her bir bilimin konusuna göre şekil değiştirir. Aritmetikte sayılar, geometride yüzeyler, astronomide mesafeler, musikide nota aralıkları görünür. Bu bilimlerin erbabı kendi konularının dışına çıkmadan bu araştırmaları yaparlar. Felsefe kapsamına giren diğer bilimler de bunlara kıyaslanabilir. Dolayısıyla belirli bir bilim, konusu ve inceleme açısı her neyse onun dışına çıkmadan araştırmasını yapar. Zooloğun işi, metafizik meseleler değil, araştırması da bu anlamda metafizik değildir. Fakat bilimler külliyatının bütünü metafiziğe bağlanır. Yani bir felsefe talebesinin fizik ve matematik bilimlerdeki varlık araştırmalarından metafiziğe yükseleceği umulur. Yükselme ise fizik ve matematikteki araştırmaların varlığı tüm yönleriyle kavramayı sağlamadığı ve varlığın bütünü hakkında hesabı verilebilir bir idrake ulaşmak için bizzat mevcudun veya varlığın kendisinin konu edinildiği bir bilime geçmenin zorunluluğunu görmekle olur.

Başka bir deyişle cismi ve miktarı anlayan kimsenin varlığın cisim ve miktardan ibaret olmadığını, ötesinde cismin ve miktarın da var olmasını sağlayan birtakım ilkeler bulunduğunu ve bu ilkelerin doğası gereği cisim ve miktar olmayacağını fark etmesi beklenir. Dolayısıyla felsefe kapsamına giren bilimlerin ayrıntısı olmasa bile bütünün metafizik karakterlidir. Bu sebeple cismin ve miktarın ötesine geçemeyen kimseye kesinlikle filozof payesi verilmez. Evet, tabiat filozofu veya matematikçi filozof gibi hikmetin bir parçasına vukufiyeti ifade eden unvanlar verilir ama herhangi bir sıfat kullanmadan saf “filozof” adlandırması ancak ve ancak cismin ve miktarın ötesini idrak edebildiğine inanılan kimseye verilir. Bu çok zor bir hedeftir ama belirli dönemlerde bir kısım fertlerin ulaşabildiği bir hedef olarak görülür. Bu sebeple felsefe öğretiminin nihai gayesini oluşturur. Klasiklere bilimleri öğrenmek için katlanılan onca zahmetin meyvesi nihai tahlilde bu gayeye ulaşmaktır.

Bu sebeple modern Batı felsefesi doğuncaya dek hem İslam döneminde hem de önceki dönemlerde felsefenin yahut müslüman düşünürlerin ifadesiyle hikmetin nihai gayesi Tanrı’yı bilmektir. Bu şekilde ifade etmek istemiyorsanız marifetullah diyebilirsiniz. Yunanlılar Tanrı bilgisinin ele alındığı kısma teoloji diyordu. İslam filozofları ilm-i ilâhî dediler. Kelimeleri değiştirmenin tabii ki farklı imaları vardır ama mesele, esas itibariyle var olanların tümün kaynağında onlara varlık veren ve hala vermeye devam eden bir yaratıcı bulunduğu idrakine ulaşmaktır. Bu idrakin oldukça özlü ifadesi şudur: Tanrı mutlak cömertliği, ilmi ve kudretiyle var olanları meydana getirmiştir ve âlem varlık, zorunluluk ve sürekliliğini Tanrı’dan alır. Bütün mesele, aksi alınamaz bir kesinlikle bu kavrayışa ulaşmaktır.

Diğer iki maddeyi sonraki yazılara bırakıyorum. Sadece şuna dikkat çekerek yazıyı bitireyim: Felsefe kapsamına giren bilimlerin bir bütün olarak metafizik karakterli oluşu öylesine kritik bir kabuldür ki modern dönemde İslam dünyasının nazari krizlerinin esasında on yedinci yüzyıldan itibaren Batı’daki fizik ve matematik bilimler külliyatının peyderpey bu karakterini kaybetmesi yer alır. Bilimlerin her birini müstakil birimler olarak düşündüğümüzde bu durum yeterince anlaşılamaz. Çünkü klasik dönemin geometricisi ile modern dönemin geometricisi arasında matematik bilgiler bakımından fark bulsak bile matematik melekesi bakımından fark bulamayız. Geometrici her dönemde ortak bir matematik melekesine ve çalışma tarzına sahiptir. Bu bakımdan klasik ve modern dönem farkı parçada değil bütünün yönünde kendisini gösterir. Yazıların son halkasında yapmak istediğim kriz tahlili için bu farklılık hayati bir önem arz etmektedir.

#aktüel
#hayat
#Ömer Türker