Dijital kültür aidiyet bağlarını kaybetmiş, hafızasız, duyarsız, sosyal medya bağımlısı yeni bir insan inşa ediyor. Sosyal medyada karşısına çıkan her kırıntıyı “bilgi ve hakikat” zanneden, bu zannını bir sonraki reels vidyo ile tamamen aksi yönde değiştirmeye hazır bu yeni insan, devletlerin, toplumların, ailelerin en büyük sıkıntısı. “Akışta kalmak” klişesinin peşinde ne günü ne dünü anlamayan tepkisel insanlarla kuşatılıyoruz, üstelik bu tepkisel insanların önemli bir kısmı “uzman” olarak ahkam kesiyor.
Bunları niye yazdım? Hangi zamanda dünü güne, günü düne bağlamaya çalıştığımın farkındayım demek için. Kitle için yazmıyorum. Elimdeki bir kaşık mayayı muhafaza etmenin mesuliyetinde sözü demlendiriyor, közü uyanık tutmaya gayret ediyorum.
Geçtiğimiz cuma günü, 1940’ların Amerika-Türkiye ilişkilerinin edebiyata yansıyan yüzü üzerine yazmış, sizlerden de Navarin Yenilgisi ve Mora Katliamı’na dair özellikle aile tarihinden zihninizde kayıtlı olan sahneler var ise paylaşmanızı istemiştim.
Talebim pek karşılık bulmadı. Sadece değerli bir okuyucum Navarın Katliamı üzerine çalışan bir akademisyenin çalışmalarına yönlendirdi bendenizi.
Akademik çalışmalar önemli şüphesiz. Lakin ben tarihî olayların tam da yaşandığı sıralar edebiyata, hatıralara sızan duygularının peşindeyim. Bunu çok önemli buluyorum, çünkü duyguların tarihi ancak sanat eserleri ile muhafaza altına alınır, duygular sanat eserlerinde zamanın izine karşı direnir.
1821 Mora Katliamı, Türk Edebiyatı’nda neredeyse hiç işlenmemiştir. Neredeyse diyorum çünkü benim henüz rastlamadığım, döneminde yazılmış olan hikâyeler olabilir. Harf İnkılabı ile yakın geçmiş bile bize “Uzak Ülke” olduğundan “yok” demek için aceleci olmamak gerektiğini düşünüyorum. Lakin dönemin öne çıkan şair ve yazarlarında Navarin Katliamına dair bir sahne olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Balkan Göçleri, 93 Harbi, Balkan Savaşları, Çanakkale Zaferi, edebiyatta yer aldığı halde Mora’da katledilen Müslümanların izi neden edebî metinlere düşmemişti?
Fakat ne acıdır ki Mora’da Müslüman halk yakılarak imha edilirken Victor Hugo Navarin’i Yunan özgürlüğünün sembolü haline getirir. Osmanlı’nın yenilgisini romantik ve filhelenist bir bakışla coşkuyla “destanlaştırır”.
Yunan edebiyatı o dönemi ulusal kimliğin kurtuluş anlatısı haline getirirken Türk romanı Tripolice, Navarin, Mora katliamlarını “sessizliğin beşiği”ne yatırır.
Toplumların bağışıklık sistemi, neleri unuttukları ve neleri hatırladıkları ile doğrudan bağlantılıdır.
1821 Mora İsyanı sırasında Tripolice, Kalamata, Navarin çevresinde çok sayıda Müslüman Türk ve Yahudi öldürüldü. Osmanlı tarih yazıcılığı bu olayların kaydını “Mora Fecâiyi” olarak düştü. Bu kayıtların edebiyatta neden karşılığı olmadı?
O dönemde yazılan romanların neredeyse tamamı, yanlış Batılılaşma, aile, eğitim, kadın meselelerini dile getiriyor. Acı olan şu ki günümüzde de muhafazakâr kesimin “çok satan” romanları aynı frekans üzerinden ilerlemeye devam ediyor. Yaşanan günün muhasebesini yapmanın ağırlığından uzak, geçmişin zaferleri ile avunmak yazarına ve okuyucusuna iyi geliyor.
Şunu gözden kaçırmıyorum: Art arda gelen Kırım Harbi, 93 Harbi, Baklan Savaşları, I. Dünya Savaşı’nın ağır yükü altında kolektif hafıza muhtemelen hikâyeyi bütünleme becerisini kaybetmişti. Devlet çökerken, talih dönerken, imparatorluk eski kudretini kaybederken Tanzimat romancısı yanlış Batılılaşmayı merkeze alarak aileyi korumaya çalışıyordu.
Oysa toplumsal olayları siyasi gelişmelerden bağımsız olarak ele almak tasviri güdükleştirir.
Gün günde saklı değildir. Gün daima geçmişin ağır yükünü taşır.
2026 Ankara NATO zirvesinin ardından dikkatinizi Navarin Katliamı’na çekmeye çalışmam, günün izini dünde görme maksadını taşıyor.
Amerika ile ilişkilerimizin başladığı tarihin sosyal, siyasi, ekonomik, teknolojik şartlarını bilmeden ABD Başkanı’nın kameralar karşısında “vaat ettikleri”ni layıkıyla değerlendirmemiz pek mümkün değil diye düşünüyorum.
Tekrarlayarak sonlandırayım bu yazıyı: ABD-Osmanlı ilişkileri 1821 Navarin Katliamı ve 1827 Navarın Deniz Savaşı’ndan sonra başlamıştır. Sancılı bir başlangıçtır bu. Osmanlı’ya karşı müttefik olan İngiltere, Rusya ve Fransa, Osmanlı’nın donanmasını “durduk yere”, yani ortada bir savaş ilanı olmaksızın bir günde yakmasından sonra ABD, Sultan II. Mahmud’a el uzatır, donanma konusunda yardımcı olacağını söyler. Ne karşılığında? Osmanlı İmparatorluğu’nun ABD’ye olağanüstü statü tanıması şartıyla.
Böylece Fransızlara Kanuni Sultan Süleyman’ın bahşettiği imtiyazlara 1827 Navarin Deniz Savaşı’ndan sonra ABD de kavuşmuş olur.
Bu imtiyazlardan sonra Anadolu’nun dört bir tarafında Amerikan okulları açılacak, misyoner faaliyetleri Katolik Fransızlarla Protestan Amerikalılar arasında adeta bir yarışa dönecekti.
ABD sözünde durdu mu? Vaat ettiği donanmayı Osmanlı İmparatorluğu’na verdi mi? HAYIR!
Bu size neyi hatırlatıyor? Parasını verip alamadığımız F-35’leri mi?


Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.