Gündelik hayatın yükü için ittifaklara muhtacız.
Hayatın yükü ancak ittifaklarla hafifletilebilir. Modern öncesi dönemde hayat bunu sağlayan örgütlenmeler etrafında kuruludur. Tarım toplumunda iş yapmak için en yakındakinin emeği şarttır. Tarımda henüz makineleşmenin başlamadığı bir dönemde mahsulün tarladan kalkması için dayanışma kaçınılmazdır, neredeyse bütün işler imece usulü halledilir.
Aynı mekânı ve aynı zamanı paylaşan kadınlar iş zamanına neşe katarak bedenin yorgunluğuna ruhun ferahlığını katmak ister.
Anna Karenina’nın görümcesi Dolli, köylü kadınların neşesine imrenirken onların birbirlerinin yükünü aldığını bilmez. Çünkü Dolli, hayatın yükünü de çocukların eğitimi ve terbiyesini de tek başına karşılamak zorundadır. Kocası, Dolli’nin hayat müttefiki değildir. Ne duygusal olarak ne de hayatın maddi yükünü sırtlanan biri olarak.
Anna Karenina romanında Tolstoy, Dolli ile Stiva’nın evliliği üzerinden modern zamanların erkek mesuliyetsizliğini ortaya koymuş gibidir. Erkeğin, üç kız kardeşin kocalarının ailesi ile ilgilenişini, adeta ailesinin mesuliyetini yüklenmediği durumları görünür kılmak için romanına dahil etmiştir. Her ne kadar ortanca kız kardeş romanda çok çok az yer alsa da bu yer alışın doğrudan çocukların eğitimi ve terbiyesi üzerinden olması manidardır. Küçük kız kardeş Kiti’nin kocası Levin ise -ki bu Tolstoy’un adeta kendi ruhundan ve bedeninden bölerek inşa ettiği kahramanıdır- çevresinden mesul insan profilidir. Baldızının çocuklarının eğitimi ile ilgilenir, hayırsız bacanağının ailesini maddi olarak zor durumda bırakmasını dert ettiği için karısı Kiti’ye babasından kalan evi ablasına vermesi gerektiğini telkin eder.
Niye Dolli ile Stiva’nın evliliğini modern zamanlar üzerinden dikkatinize sunmayı tercih ediyorum?
Kadınların gündelik hayata dahil oluşu, tüketim toplumundan önceki dönemlerde “kadın kadının yurdudur” ilkesiyle yürür. Bu dedikodunun, kıskançlığın olmadığı anlamına gelmiyor elbet. Ama insanlar birbiriyle selamı sıcak tutar, ortak mekanlarda ortak zamanı idrak etmenin psikolojik yükünden bahsetmek söz konusu değildir.
Mahalle hayatında “komşuda pişer bize de düşer”, “komşu komşunun külüne muhtaçtır” atasözlerinde de ortaya çıkan anlayış, gündelik hayatın komşuluk ilişkilerini ortaya koyar. Nitekim Nazife Şişman ile birlikte yazdığımız 1900’lerden 2000’lere Kadınların Dilinden Dündökümü kitabında hayat hikâyelerine talip olduğumuz alt orta ve orta sınıf ailelerden gelen hanımefendiler hayatın yükünü nasıl paylaştıklarını özlemle yad ettiler. Yetmiş yaşın üzerinde olan söz konusu hanımefendilerden üst gelir seviyesine dahil olanlar için gündelik hayatın telaşını paylaşmaktan ziyade sosyalleşme mekanlarında yürüttükleri, başka hayatlara dokundukları dernek toplantıları vardı.
Dolli araftaki kadındır, ne köylü kadınların sahip olduğu dayanışmaya sahiptir ne de kendi sınıfından kadınların sahip olduğu “sosyalleşme” zamanlarına ve mekanlarına.
Dolli’yi günümüzün çalışan kadınına yaklaştıran, onu “bu zamana” ait kılan tam da budur.
Romanı ve romandaki kahramanları bugüne ait kılan ve dolayısıyla onu klasikleştiren muhteva tam da burada doruğa ulaşıyor: Yazar erkek, sezgisiyle gündelik hayatın ritminin aksayan yönünü hemcinsinin mesuliyetsizliği üzerinden çok çarpıcı bir şekilde ortaya koyuyor.
Kardeşleri arasında en güzeli olduğu konusunda herkesin hemfikir olduğu Dolli’yi, kocasının ilgisizliği yaşlandırmış ve yalnızlaştırmıştır. Karısı doğum yaptıkça çirkinleştiğine göre onu başka kadınlarla aldatma hakkını pek tabi bulur Stiva.
Dolli’nin maddi ve manevi planda yaşadığı bu yalnızlığı ve çaresizliği günümüzde pek çok anne yaşamıyor mu? Anne yalnızlığı ve çaresizliği, çocukları hangi yaşta olursa olsun her yaştan ve sınıftan kadını ruhsal bir pandemi olarak etkisi altına alıyor.
Geleneksel ailede anne ve baba çocuklarının nasıl yetiştirileceğini hiç düşünmez. Toplum ile aileler değerler konusunda müttefiktir. Hayat hızla değişirken -ki bu değişimi 1877’de yayımlanan Anna Karenina’nın sosyal atmosferinde bütün veçheleri ile görünür kılmıştır Tolstoy- anne ile baba arasında ittifak korunmadığında çocukların yetişmesi, terbiye edilmesi bir sorun haline gelir.
Dolli’nin hayatında ittifak edeceği hiç kimse yoktur. Yaz tatilini kardeşinin evinde geçiyor çocukları ile. Ya sonra? Çocuklar biraz daha büyüdüğünde, Dolli’nin onları tek başına terbiye etmeye gücü yetmediğinde?
Tolstoy anne olmanın yükünü, mesuliyetini, çaresizliğini Dolli karakteri üzerinden görünür kılarken adeta günümüz modern kadınının erken bir profilini ortaya koymuş gibidir.
Tıpkı günümüz kadını gibi Dolli de evin düzenini sürdürmekten mesul, çocukların hastalıklarıyla uğraşmaktan, onların maddi ve manevi ihtiyaçlarını karşılamaktan mesul. Hayatın dışında değil, hayatın tam ortasında ama onun emeğini eşi görmüyor, takdir etmiyor, karısı çocuk doğurdukça onun artık ne kadar çirkin olduğunu görüyor sadece.
Tolstoy, Dolli’nin Anna’ya giderken dört saat süren seyahati boyunca okuyucusunu onun bilincinde ve bilinçaltında gezdirirken “başka bir hayat ihtimali” üzerine düşünüşünü merkeze alır.
Romanı günümüz için çarpıcı kılan, “başka bir hayat ihtimali”nin yalnız ve yorgun bütün annelere Instagram üzerinden tekrar tekrar “fenomen anneler”in fevkalade sağlıklı, ilgili ve çok güzel ve çok modern oluşlarını sahneledikleri hayatları üzerinden “tattırılıyor” oluşu...
Neredeyse her Instagram kullanıcısının hanesine yerli ve yabancı onlarca Anna düşüyor. Annalar güzel ve zengin, seviliyorlar ve aile düzeninin yüklerinden azadeler.
Sahiden öyle mi?
Dolli hayatındaki fazlalıklardan müşteki. Anna ise hayatındaki eksikliklerden. Oğlunu çok özlüyor mesela. Oğluna hasretini yasak aşkının meyvesi olan kızına göstermediği ilgi ile bastırmaya çalışıyor.
Dolly, Anna’nın evine girince yalnızca lüksü ve güzelliği görmüyor. Bir süre sonra o güzelliğin altında hayatın sürekliliğini sağlayan bağların kopmuş olduğunu da görüyor.
Bu yüzden Dolly’nin Anna’ya duyduğu duygu yalnızca kıskançlık değildir.
Bir an Anna olmak ister. Sonra Anna’nın hayatının içine girince Anna olmaktan korkar.
Ekran üzerinden başka hayatları gözetleyenler onlar gibi yaşamaktan korkuyor mu? Yoksa ekran karşısında hissedilen “anne yalnızlığı” akletmenin önündeki en büyük engel mi?

