15 Temmuz 2016’dan önce FETÖ, sınırlı sayıda insanın uyarılarına rağmen çoğunluk tarafından dinî bir yapı olarak görüldü. FETÖ elebaşının konuşmalarını ve örgüt üyelerinin ortak davranış özelliklerini gözlemleyen ve tahlil eden herhangi bir kimse, dış ülkelerle ve özellikle de Anglosakson dünya ile bağları rahatlıkla görebilir ve yorumlayabilirdi. Hâlbuki geçmişte özellikle İslâmî kesimden örgüte yönelik çok değerli uyarıcı konuşmalar yapılmış, birtakım yayınlarla ciddi bir hassasiyet oluşmuştu. Buna rağmen muhafazakâr yapıların çok güçlü desteği ile FETÖ’nün dinî görünümü tahkim edilmiş, Anglosaksonlar ve Siyonist İsrail’le derin ilişkiler görünmez kılınmıştı. 1990’ların başından itibaren Siyonist hahamların dahi “Zaman” gazetesinde üst düzey yöneticilik yaptığı biliniyordu. Ne yazık ki 2000’lerin başında dahi FETÖ’nün dinî bir yapı olduğuna yönelik algı çok yaygındı. Hatta 28 Şubat’tan sonra bu algı daha da derinlere işledi. İmam hatiplerin kapatılmasıyla genç kuşaklar temel dinî bilgilere vakıf olmaktan iyice uzaklaştı. Dolayısıyla FETÖ, 2000’lerin başında, artık önüne geçilmesi çok zor bir güce ulaştı.
Sayın Erdoğan’ın FETÖ ile mücadeleye hangi düşüncelerle başladığına dair çok az şey biliyoruz. Cumhurbaşkanımızın o dönemde ne türden zorluklarla karşılaştığı ve ne hissettiğini bilmemiz gerektiğine inanıyorum. Çünkü bu yapının özellikle milliyetçi ve muhafazakâr çevrelerden gördüğü desteği bu zorluklarla karşılaştırdığımızda ortaya tuhaf bir durum çıkar. Bugün hâlâ bu tezadın şifreleri tam olarak çözülememiştir. Sayın Cumhurbaşkanının bu yaygın destekle ilgili olarak uzun uzun düşündüğünden hiç şüphem yok. Eğer öyle olmasaydı çok daha önceden adımlar atılırdı. Zaten FETÖ’ye karşı mücadeleyi başlattığında güvendiği kişileri muhtemel saldırılara karşı uyarmıştı. Çünkü adı geçen yapının dışarıyla bağlantısı üzerinde durulmadığı için ortaya çıkması muhtemel saldırılarla ilgili tam bir farkındalık oluşmamıştı. 2011’de Oslo görüşmelerinin sızdırılması, 2012’de MİT krizi ve ardından 2013 Gezi Parkı kalkışması FETÖ’yle ilgili inanışları temelinden sarstı. Bu hadiseler FETÖ’nün millî varlığımıza yönelik tehdit olduğunu ortaya çıkardı ve konu kitleselleşti. 2013 17-25 Aralık tarihlerinde ise siyaseti felç etmek istediler. Millî varlığımıza yönelik en büyük saldırılardan biri 2014 MİT tırları hadisesiydi. Bu kadar büyük hadiselere rağmen tezat tam olarak bertaraf edilemedi.
Dershanelerin kapatılması yönündeki karar FETÖ’yle ilgili mücadelede stratejik bir adımdı. Bu adımların özellikle Anglosakson dünyada dikkatle izlendiğini kitlesel olaylara aleni olarak dâhil olmalarından anladık. Hatırlanacağı gibi Gezi Parkı Kalkışmasında televizyon kanalları dünyaya canlı yayın yapmıştı. Avrupa ve ABD basını, uluslararası kamuoyunu aleyhimize çevirmişti. FETÖ’nün dinleme listesi de bu dönemde deşifre oldu. İsimlerimizi listelerde görünce şaşırmamak elde değildi. Bu listeler geçmişte açılan soruşturmaların devam ettiğini gösteriyordu. FETÖ, “iyi Müslüman, kötü Müslüman” ayrımı üzerinden Batı kamuoylarına propaganda yapıyordu. Bu dönemde esasen milliyetçi, muhafazakâr ve dindarlar arasında büyük bir ayrışma vardı. Buna karşın kutuplaşma kavramı, laikantilaik karşıtlığı üzerinden değerlendirildi. Bu ayrım, kitlelerin başka bir yöne bakmalarını gerektiriyordu. Bu yöndeki algıların hâlâ devam ettiğini söyleyebilirim. Hâlbuki bugün, tabiri caizse, laik kesim de muhafazakârlar, dindarlar ve milliyetçiler gibi ikiye bölünüyor. Onlar da kendi aralarında kutuplaşıyorlar. Bu, Türkiye’de asıl çatışmanın ve gerilimin farklı dinamikler üzerinden değerlendirilmesi gerektiğinin kanıtıdır. Hadiseler doğal akışı içinde seyrettiğinde kutuplaşmanın asıl dinamikleri fark edilecektir.
15 Temmuz 2016’dan sonra FETÖ’cülerin farklı kimliklere bürünmesini sıradan bir hadise olarak görmemek gerekir. Yıllarca dinî bir yapı olduklarına yönelik bir algı oluşturmuşlardı. Hâlbuki “yeni dinî hareketler” bağlamında yapılanmışlardı, 15 Temmuz sonrasında da hukuk mücadelesi bağlamında yeni bir yapılanma sürecine girdiler. Dâhil oldukları ortamları da kendi etraflarında yeniden şekillendirdiler. Böylelikle küresel ilişki ağları içine yeni unsurları da taşıdılar. Muhafazakâr ve milliyetçi çevrelerin bu sürece odaklandığına dair göstergeler son derece cılızdır. 1980’lerden itibaren Türkiye’de özellikle milliyetçi ve muhafazakâr çevrelerden kişi ve gruplar yeni dinî hareketlerle mücadele hâlindeydi. Türkiye’nin fikrî değişimi de bu ayrışma ve çatışma üzerinden şekillenmektedir. Küresel ilişki ağları içinde yeniden şekillenen gruplar daha da radikalleşecektir.


Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.