Son dönemde Batı-Çin ilişkileri ya da daha daraltılmış bir eksende ABD-Çin münasebeti, dünyanın geri kalanı açısından inanılmaz tecrübeler sunuyor. Bir yönüyle bağımlılık diğer veçhesiyle hasım kategorilerde değerlendirilen dinamik bir çatışma modeli. Fakat neresinden bakarsanız bakın iki süper gücün mücadele ettiği sahalar, olağanüstü bilançolara sahip. ABD’nin korumacı eğilimlerle sınırlandırmaya çalıştığı Çin etkisi bir yandan gümrük duvarları ve ticaret savaşları olarak kendisini gösterirken diğer yandan da Hürmüz ve Venezuela gibi enerji hatları üzerinden bir çevreleme hareketi olarak karşımıza çıkıyor. Bu politikanın teknoloji sahasındaki dışa vurumu ise kah Tik Tok’un ulusal güvenliğe tehdit gerekçesiyle etkisizleştirilmesi kah yapay zeka ve uzay alanındaki amansız mücadele şeklinde cereyan etmektedir.
Her iki ülkenin materyal güç kapasitesi üzerinden giriştikleri mücadelenin kazananının kim olacağı elbette tartışmalı. Kimine göre (Elon Musk bunlardan biri) enerji ve çip üretim kapasitesi dikkate alındığında Çin’in yarışı önde tamamlayacağı düşünülürken kimilerine göre de ABD’nin yapay zeka ve bilişim sektörünü domine eden piyasa devleri ile bu üstünlüğünü devam ettirebileceği ve birtakım erken müdahaleler ile Çin’i sınırlandırabileceği varsayılmaktadır. Fakat neresinden bakarsanız bakın, üçüncü taraflar açısından faturası yüksek olan bu çatışma, her iki devletin materyal güç kapasitelerinin dışında yumuşak güç unsurlarına da ihtiyaç duyduğu bir mücadeleyi beraberinde getirmektedir.
YUMUŞAK GÜÇ
ABD’nin uzunca bir süredir Batı dışı toplumlarda Sovyet ve Çin tehdidini bertaraf etmek için yaptığı yatırımlar, yumuşak gücün en belirgin örnekleridir. 2. Dünya Savaşı gerekçesiyle ihdas ettikleri “Office of Information Warfare” başta olmak üzere “Voice of America” gibi medya kanallarının (Lerner’ın Balgat araştırması) yanı sıra “Fulbright” üzerinden tesis edilen kültürel temas, ABD’nin yumuşak güç alanına yaptığı yatırımların görülebilmesi açısından önemli. Hollywood ve USAID gibi uluslararası etki araçları da dikkate alındığında, süper güç konumundaki bir ülkenin farklı alanlarda ne tür enstrümanlar geliştirdiği rahatlıkla görülebilmektedir. Sadece Trump’ın tasfiye ettiği USAID’ın küre çapındaki etkisi bile başlı başına önemli bir örnek. ABD’nin tüm bunları sadece kendi imaj ve algısını güçlendirmek amacıyla değil dünyanın muhtelif yerlerindeki nüfuzunu artırmak için araçsallaştırdığı ve bu araçları zaman zaman ilgili ülkelerin iç siyasetlerine müdahale enstrümanları olarak kullandığı da bir vakıa hiç kuşkusuz.
Buna mukabil, benzer bir hız da olmasa da son dönemde muhtelif araçlar üzerinden dünyaya açılmaya çalışan bir Çin ile karşı karşıyayız. Kamu diplomasisini etkili biçimde kullanan Çin’in Türkiye’de tartışılma biçimleri üzerine düşünmemiz gerekiyor. Son yıllarda Çin’in ısrarlı biçimde Türkiye’den gazeteci, akademisyen ve birçok düşünce kuruluşundan isimleri Çin’e götürdüğü ve orada bir Çin resmi sunduğu biliniyor.
Hikayeye daha yakından bakıldığında, Çin’in sadece Konfüçyüs Enstitüleri ile yetinmediği temas etmek istediği ülkeler ile yakın işbirlikleri kurmak istediği ve onlara aynı zamanda makul ve planlı bir Çin anlatısı sunmaya çalıştığı görülmektedir. Kuşak Yol’u salt bir ticaret güzergahı olarak görmek yerine medya ve kültürel işbirlikleri üzerinden bu alana nüfuz etmeye çalışan Çin son dönemde yoğun bir dijital medya diplomasisi ile karşımıza çıkmaktadır. Özellikle içerik üreticileri ve influencerlar marifetiyle ortaya koyulan Çin anlatısı, bazı gerçekleri çıplak biçimde aktarırken bazılarını da örtme ihtiyacı hissediyor.
Özellikle Uygur Türklerinin yaşadığı bölgelerdeki Çin anlatısı, hikayenin aktarım biçimini epeyce bir etkiliyor. Nitekim ilgili bölgelerde rehber eşliğinde kontrollü bir geziye tabi tutulan misafirlerin ibadet özgürlüğü başta olmak üzere Türklerin yaşam pratiklerine dair izlenimleri, onlara aktarılan kadar olmaktadır. Buraya kadar elbette hiç bir sorun yok. Bir gazeteci yahut bir akademisyen davet edildiği ülkelere gidip oralara dair yeni bir şey öğrenme arzusu içerisinde olabilir. Buradaki temel sorun, sadece kendilerine verilen her enformasyonun herhangi bir filtreden geçirilmeksizin aktarılmasıdır. Filtresiz biçimde dolaşıma sokulan bu tür enformasyonların bir süre sonra oluşturacağı etki dikkate alındığında burada bir sorun olduğu anlaşılıyor. Öyle ki kimileri bu kontrollü gezinin saf ve heyecanlı birer aktaranı olabiliyorken kimileri de doğrudan bir etki ajanına dönüşebiliyor. Esed döneminde Suriye’ye götürülen ve belirli bir ücret mukabilinde rejimin, “güvenli Suriye” anlatısının gönüllü temsilcilerine dönüşen sosyal medya fenomenleri örneği bütün sıcaklığı ile hafızalarımızda iken bu tür kontrollü gezilerde daha dikkatli olunması gerekiyor.

