Dünyâ sistemleri muayyen sıklet merkezleri üzerine kurulur. Emperyal olanları bu sıklet merkezlerinin aslî unsurlarını teşkil eder. Lâkin hiç emperyal kuvvet tek başına mutlak bir dünyâ hâkimiyeti tesis edemez. Buna daha sonra irili ufaklı alt sistemler eklemlenir. Bu eklem-lenmeler diyalektik bir mâhiyet taşır. Yâni sistemler iç rekâbetler üzerine kendi muarızlarını da var eder. Tıpkı fizikte olduğu düşünüldüğü üzere, madde-anti madde münâsebetindde olduğu üzere her sistem kendi içinde kendi sistem karşıtını da var ederek tecessüm eder.
Coğrafî temelde bakıldığında, bilhassa da kıt’asal seviyede kadim dünyâ sistemleri ikili bir tasnif üzerinden anlaşılabilir. Bugün Asya, Avrupa ve Afrika kıt’a parçaları esâsen tek bir kara parçası olarak telakki edilebilir. Binlerce sene boyunce, gevşek bağlardan daha yoğun olanlarına doğru bu kıt’aların mukaddderatı bir şekilde birleşmiştir. Münbit araziler ve ticâret yolları bu münasebetlerin odağındadır. Buna mukabil diğer parça, Amerikalar olarak bilinen kıt’a, zaman zaman kuzeyden bâzı geçişler olsa da modern zamanlara kadar diğerinden hayli kopuk kalmıştır. Kapitalist üretim, mübadele ve tüketim tarzları târihin şâhitlik ettiği en büyük entegrasyonu tamamlamış ve küremiz muazzam bir donanım üzerinden tek parça kıvamına gelmiştir.
Burada üzerinde durmak istediği husus meselenin siyâsî, idârî ve kültürel olanları başta olmak üzere, askerî ve ekonomi hâricindeki diğer yapılarının veri bir dünyâ sisteminde nasıl şekillendiğine işâret edip bâzı güncel gelişmeleri buna göre yorumlamaktır. Bilhassa ŞİO’nün Bişkek’te yaptığı toplantı bana çok çarpıcı geldi. Bir çerçeve kurmaya çalışarak bu toplantının ehemmiyetini ve bundan sonra yaşanabilecekleri değerlendirmeye gayret edeceğim. Evet, devâm edelim…
Her sıklet merkezi iki çeşit davranış gösteriyor. Bunlardan ilki yoğunlaşma, diğeri ise yayılmadır. Bunu, veri kuvvetin dâhilî ve hâricî dinamikleri olarak mütalaa etmek de mümkündür. Dâhildeki iş, kuvvetli bir polis (şehir/kent) üzerinden kendisini çok sayıda müessese ile tahkim etmek; kapasitesini arttırmaktır... Diğer taraftan, mübâdele ağlarında kritik geçitleri ifâde eden deniz ve kara irtibatlı irili ufaklı diğer polisleri ve mücâvir münbit arâzileri ağına katmak meselenin ikinci ayağını, yâni yayılma boyutunu meydana getirir.
Bu süreçler hayli çetindir. Mahallî mukâvemetler ve rekâbetler taraflara ağır bedeller ödetir. Neticede, ekseriya iki şeyden birisi olur. İlki, birbirine kuvvet yetiştiremeyen iki odak ayrışır ve farklı coğrafyalarda kendilerine yol arar. İkincisinde ise bir kuvvet, kendisine muadil olan diğerlerini sindirerek ezer ve hâkimiyet sağlar. Her iki durumda da hatırı sayılır bir sükûn(pax) devrine erişilir.
İbn-i Haldun keskin bir kavrayışla, sükûnet devrinin (Ümrân) ilânihâye devâm edemeyeceğini, bir ömrü olduğunu asırlar evvel yazıyordu. Burada bir husûsa çok dikkat etmek lâzım gelir. Spengler gibi târihçilerin “yükselmeler” ve “çökmeler” olarak telakki ettiği süreçler artık demode bulunuyor. Evet bu kadar dramatik kavramlara müracaat etmek zihni rahatsız edebilir. Bunları biraz yumuşatarak ifâde etmek de mümkündür. Ben bunlara oluşumlar ve çözülmeler demeyi daha münasip buluyorum. Çözülmeler, çok defâ ifâde edildiği üzere hâicî bir tesirin devreye girmesiyle olmuyor. Meselâ Roma İmparatorluğunu çözen esasta ne plep/köle isyanları ne de Barbar istilâlarıydı. İlkinden, başlayalım. Her sistemin kendi içinde ve çevresinde sistem karşıtlarını var ederek yapılandığına yukarıda işâret etmiştim Bunlar sistemi yer yer zorlasa da nihâî tahlilde sistemin idâmesi için zarûridir. Sistem sistem, karşıtlarını nesneleştirerek ve massederek ayakta kalır. (I.Wallerstein ve G. Arrighi bunu Sistem Karşıtı Hareketler kitaplarında çok tatminkâr bir şekilde ortaya koyuyor). Roma’nın çözülmesi zâten mukadderdi. Zâten bunun mebzul miktarda alâmeti mevcuttu. Çöküşler içe doğru yaşanıyor. Tipik olarak merkez-kenar gerilimleri ve çatışmaları veyâ hâriçten gelen tesir olsa olsa tamamlayıcı oluyor. (Bu. bünyede var olan mikrop veyâ virüslerin bağışıklık sisteminin zayıflamasıyla harekete geçmesine benziyor). Emperyal bir yapının çöküşü esâsen ve diyalektik olarak onu var eden bir büyümenin neticesidir. Roma o kadar büyümüştü ki artık daha fazla büyüyemiyor; dahası, idâre edilemiyordu. İsyanlar veyâ tahripkâr demografik hareketlilikler (göçler) olsa olsa tamamlayıcı bir tesir olarak değerlendirilebilir.
Üzerinde duracağım diğer husûs, veri bir ümrânın çözülme süreçlerinin sefahat denilen dramatik bir kültürel gelişmeyle eşlenmesidir. Buna yeri geldiğinde değineceğim.
K.Karatani târihin şâhit olduğu mübâdele tarzlarını üçe ayırır. İlki M.Mauss’tan borç aldığı hediyeleşme; diğer ikisi ise talan ve değişim değeri kavramlarında karşılık bulur. Hediyeleşme artık değer öncesine, diğerleri ise artık değer târihine işâret eder. Talan, artığın zırâî; değişim değeri ise sınâî kapitalizmden zuhûr eden tarzıdır. Emperyal oluşumlar bu iki tarz üzerine inşâ edilirler. İlki binlerce senelik, sonuncusu ise son beş yüz senelik bir târihte tecessüm etmiştir.
İster talan ister değişim değeri üzerinden bakalım, tesis edilen dünyâ sistemleri dâhilî tahkimat ve hâricî yayılma dinamikleriyle seyretmiştir. Hepsi ölümlüdür. Buradaki mesele, yayılma dinamiğinin nasıl yapılandığı ile alâkalı görünüyor. Burada da iki alt dinamiğin çok belirleyici olduğunu düşünüyorum. Bunlara sızma ve çökme diyorum. Her yayılma bir tarafıyla sızma diğeri tarafıyla çökmeden ibâret görünüyor bana. Yâni iki dinamik berâber işliyor. Sâdece çökmelere dayalı veyâ sâdece sızmalardan ibâret kalan yayılmaların misalleri de var. Meselâ Cengiz’in sâdece çökmeye dayanıyordu. Bu sebeple tutunumsuz kaldı. Parladı ve söndü. Sızmalar ise neticede bir çökme ile tamamlanmıyorsa bir yerlerde kaybolmaya mahkûm kalacaktır.
Nasipse devâm edeceğim…

