Tarkan’ın Marmaris’teki lüks bir otelde verdiği özel konser, ‘astronomik’ bilet fiyatlarıyla popüler kültürün ekonomik boyutunu tartışmaya açtı. Yaklaşık 2,5 saat süren konserden 750 bin dolar (36,6 milyon TL) ücret alındığı iddia edilirken, ayakta biletlerin 1.750 euro (99 bin TL), locaların ise 45 bin euro (2,5 milyon TL) olduğu söylendi.
Orta okul, lise yıllarımızda kompozisyon konusu olarak bize verilen o başlık unutulur mu hiç? “Sanat sanat için mi, sanat toplum için mi?”… Birbirimize girer, tartışırdık… Ne hikmetse, sanatın para ile ilişkisi o yıllarda hiç gündeme getirilmiyordu… Günümüzde ise bu ilişki, “Alanın, verenin memnun olduğu durumlardan kime ne?” noktasına taşınmış durumda…
Kariyeri boyunca stadyumlarda ücretsiz ya da makul fiyatlarla halk konserleri vermiş, “halkın sanatçısı” algısına da sahip bir isim söz konusu. Ancak Marmaris’teki gibi sadece 400-600 kişinin izleyebildiği, katılım için lüks otelde konaklama şartı aranan “özel” konserler, aynı sanatçının tamamen lüks bir tüketim nesnesine dönüştüğüne işaret edebilir. Burada satın alınan şey, sadece Tarkan’ın müziği değil, o müziğe kısıtlı bir zümreyle birlikte ulaşabilme ayrıcalığı ve statüsü olarak görülebilir.
30 yılı aşkın kariyeri, küresel bilinirliği ve hitleriyle Türkiye’nin kültürel markalarından biri olan Tarkan, nadiren sahneye çıktığı için canlı performansına duyulan talep de her zaman yüksek olmuştur. İş dünyası açısından 2,5 saat için 36 milyon TL ödemek rasyonel bir ticari yatırım mıdır, bilemeyiz… “Tarkan” ismi o otele, bilet gelirinin çok ötesinde bir prestij, reklam ve müşteri sadakati sağlayabilir mi, o da kesin değil.
Sosyal medyada bu konsere yönelik eleştirilerin temel eksenini, ülkede yaşanan ekonomik sorunlar gündemdeyken, birkaç saatlik eğlence için milyonlarca lira harcanmış olması oluşturuyor... Halkın ortak hafızasında yer eden şarkıların, sadece toplumun çok küçük bir kesimine canlı olarak sunulması, sanatsal üretimin sınıfsal olarak nasıl bölündüğünün kanıtı olarak görülebilir.
Özetle, Tarkan’ın Marmaris konseri, paranın sanatı kitlelerden yalıtıp lüks bir deneyim hâline getirebilme gücünü gösteriyor. Sanatçının emeğinin ve marka değerinin karşılığını alması finansal açıdan ne kadar doğalsa, bu miktardaki paraların sanatı halktan uzaklaştırması da kültürel açıdan o kadar düşündürücü olabilir.
Tarkan bunu böyle istediyse mesele yok!
‘İklim riskini finanse etmek imkânsızdır’
Salı günü, İstanbul’da Türkiye Sigorta Birliği’nin (TSB) düzenlediği üst düzey basın toplantısında, iklim ve finansal geleceği kapsayan tarihi bir vizyona tanıklık ettik. TSB Yönetim Kurulu’ndan Başkan Ahmet Yaşar, Fahri Uğur, Ayhan Sincek, Neslihan Neciboğlu ile Gn. Sek. Özgür Obalı ile Boğaziçi Üniversitesi’nden Prof. Dr. Levent Kurnaz toplantının ev sahipleriydi.
TSB’nin vizyonunun merkezinde, 9-20 Kasım 2026 tarihlerinde Antalya’da düzenlenecek 31’inci BM İklim Değişikliği Konferansı’na (COP31) damga vuracak ‘Sigorta Evi’ projesi var. Kurum, somut modeller ve kalıcı projeler üretmiş. Çatı mesaj ise: “İklim dönüşümünün finansmanı, riskin finansmanından - yani sigortadan - ayrı düşünülemez. İklim risklerini ölçmeden sigortalamak; sigortalamadan da sürdürülebilir finanse etmek imkânsızdır.”
İklim riskinin artık soyut bir çevre söylemi değil, doğrudan bir bilanço riski olduğunu düşünen sigorta sektörü üç temel işlev üstlenmiş:
Koruma: Erken uyarı ve veri ile riskleri gerçekleşmeden azaltmak.
Finansman: DASK ve TARSİM gibi kamu-özel sektör risk paylaşımı modelleri ve parametrik ürünlerle felaket anında hızlı likidite sunmak.
Dönüşüm: Temiz enerji ve yeşil sanayiyi sigortalayarak sürdürülebilir yatırımları mümkün kılmak.
2026 ikinci çeyrek verileriyle rüştünü ispatlayan sigorta sektöründeki 67 şirket; 34,7 milyon aktif sigortalıya ulaşmış. Ekonomiye sağlanan fon 3,6 Trilyon TL, toplam aktif büyüklük ise 4,4 Trilyon TL seviyesinde imiş. Sektör, 2030’a kadar penetrasyonu %4,7’ye ve prim üretimini ise 50 milyar dolara çıkarmayı hedefliyor.
COP31’de AXA, Allianz, Sompo, Türkiye Sigorta, Marsh, Anadolu ve Neova Sigorta sponsorluğunda planlanan ‘Sigorta Evi’, Türkiye’nin finansal yapısının dayanıklılık zırhının gücünü gösterme hedefini taşıyor.
Zekâ+akıl
Okulların açılmasına sayılı günler kaldı…
Yıllarca zekânın, yüksek IQ’nun ve doğuştan gelen akademik yeteneklerin başarının anahtarı olduğu söylendi. Oysa eğitim psikolojisi alanında yapılan araştırmalar bambaşka bir tablo sunuyor. Konuyu, Nefa Gençlik ve Ticaret Platformu Kurucusu Mehmet Konuralp Yılmaz çok doğru bir noktadan özetlemiş: “Zekâ bir avantaj olabilir ancak başarıyı tek başına açıklamaz.”
Yılmaz, Duckworth ve Seligman’ın 2005 yılındaki o çarpıcı araştırmasını hatırlatıyor. Araştırmaya göre, öğrencilerin ders notlarından okul devamlılığına, standart testlerden seçkin okullara yerleşmesine kadar birçok başarı kriterinde öz-disiplin, IQ’dan iki kat daha fazla rol oynuyormuş.
Zekâ, şüphesiz harika bir başlangıç noktası. Hızlı kavramayı, pratik çözümler üretmeyi sağlar, kapıyı aralayabilir. Ancak o kapıdan içeri girip uzun bir yürüme maratonunu tamamlamanın tamamen disiplinin, sabrın ve istikrarın, yani aklın işi olduğu iddia ediliyor. Bütün sihir, zekâ ve akıl arasında kurulacak dengede.
Uzun vadeli hedeflere tutkuyla ve kararlılıkla bağlı kalmanın, en yüksek IQ’dan bile daha sürdürülebilir neticeler verdiği tespit ediliyor.
Bilindiği üzere öğrenimden farklı olarak eğitim; sadece bilgi yüklemek değil, karakter ve sorumluluk inşa etme sürecidir.
Yeni ders yılında tüm gençlerimize zekâlarını istikrarla taçlandıracakları verimli bir dönem diliyoruz.

