Bizim maksadımız, Batı’nın -önceki yazımızda zikrettiğimiz- Kınneserin Sendromu’dan kaynaklanan çatışmanın yahut rekabetin siyasi bataklığında kalmak değildir. Öte yandan, Peygamber aleyhisselâmın sahâbelerini, sayelerinde yönümüzü bulduğumuz yıldızlar olarak gördüğümüz için, söz konusu rivayeti sahâbeye yöneltilmiş bir ithamın dayanağına da çeviremeyiz. Yakın dönemdeki perspektivizm esaslı -siyasetteki adıyla- İslamofobik saldırıları, hadsizlikleri ve hürmetsizlikleri en derin tepkimizle reddederken, onların bizi kendi görme ve temsil düzenlerine hapsetmesine de izin vermeyiz. Çünkü imgenin tiranlığına verilecek ilk cevap, onun tayin ettiği tepki biçimini tekrarlamak değil; görüntünün ardındaki mana düzenini niyet ve siyaset bakımından ayırt etmektir.
Bu noktada perspektifsizlik bir eksiklik değil, imkân olarak belirir ve dolayısıyla temel sorularımız artık şunlar olur:
Perspektifin hüküm sürdüğü bir dünyada perspektifsizliğin bize bahşettiği imkân nedir?
Bu imkân, yalnızca başka türlü resmetmenin değil, başka türlü görmenin ve görünene başka türlü değer vermenin yolu olabilir mi?
Ve nihayet büyüklerimiz, göz ile hakikat arasındaki mesafeyi hangi ölçü, edep ve mana içinde kurmuşlardır?
Perspektif tartışmasının bizi getirdiği eşik burasıdır. Bundan sonrası, görüntünün ne söylediğinden önce görenin nasıl baktığını; bakıştan önce de o bakışı hangi mananın terbiye ettiğini sormayı gerektirir.
Dolayısıyla artık bu konuya perspektifsizliğin de bir perspektif olma özelliğini elimizin altında tutarak başlarksak: perspektifsizlik, bakışın yokluğu yahut görünen dünyanın kanunlarından habersizlik değildir. Tersine o, bakışın kendi mevkiini (haddini) bilmesi, gözün gördüğünü inkâr etmeden gördüğünü mutlaklaştırmaması ve insanın bulunduğu yeri varlığın merkezi saymamasıdır.
Öte yandan perspektifsizliğin perspektifinde gözün tecellileri görmeye açıklığı ve bu açıklığın konu Allah’ın gözlerce idrak edilmemesi olunca kendi üstüne kapanışı vardır. Böylece perspektifin reddi de benimsenmesi eşitlenerek normalleşir ve mesele kendiliğinden optik gözün ve bakışın sıradan işlerinden bir iş haline geliverir. Dolayısıyla böylece perspektif perspektifsizliğe karşı geliştirilmiş bir tahakküm unsuru, perspektifsizlik de perspektife karşı geliştirilmiş eksik bir teknik olmaktan çıkar; göz, hayal, düşünce ve basiret arasındaki münasebeti iki yönlü olarak kurma imkanına kavuşuruz:
Batılı perspektif, görünür dünyayı belirli bir yerde duran tek göz için düzenler. Nesneler bu göze yaklaştıkça büyür, uzaklaştıkça küçülür; mekân, gözden hareket eden ölçülebilir bir düzene dönüşür. Perspektifsizlik ise bu tabii görme cilvesini reddetmez. Onun itirazı, gözün sınırlı tecrübesinin bütün görünürlüğün kanunu hâline getirilmesinedir. Çünkü gözün yakındaki şeyi büyük, uzaktaki şeyi küçük görmesi başka; yakında olanın değerli ve büyük, uzakta olanın önemsiz ve küçük sayılması başkadır. Birincisi görmenin cilvesi, ikincisi ise bu cilvenin bir varlık ve değer ölçüsüne dönüştürülmesidir.
Bu bakımdan perspektifsizliğin ilk hareketi, dış gözü ortadan kaldırmak değil, onu haddine çekmektir. Göz görür; fakat gördüğü şeyin bütün hakikatini kuşatamaz. Hayal suret kurar; fakat kurduğu suret Hakk’ı sınırlayamaz. Düşünce ayırır ve birleştirir; fakat kendi kayıtlarından bütünüyle kurtulamaz. Basiret görünenin ötesine geçer; fakat görüneni gereksiz kılmaz. İslamî idrak düzeninde bu güçlerden hiçbiri tek başına hâkim değildir. Her biri kendi yaratılışına / hakikatine mahsus işi görür ve ötekinin imkânıyla tamamlanır.
Jean-Luc Nancy’nin iman ile inanç arasında yaptığı ayrım, bu meseleyi anlamak için çağdaş bir tanıklık sunabilir. Ona göre inanç şaşaalı bir şey bekler ve gerektiğinde onu icat eder; iman ise sıradan göz ve kulak için sıra dışı hiçbir şey bulunmadığında da görmeye ve işitmeye devam eder. İnanç tanıdık olanın teminatını isterken, iman meçhule onu malumun ikamesi hâline getirmeden güvenebilir. Bu ayrım, perspektifsizliğin görünmeyeni görünür bir delile dönüştürmeden ona açık kalabilmesi bakımından önemlidir.
Ne var ki iman yalnız iç gözün, inanç da yalnız dış gözün işi sayılmamalıdır. Böyle bir ikilik, İslam’ın din ile dünyayı, zâhir ile bâtını birbirinden koparmayan tevhidî anlayışına uymaz. Dış göz de imanla görebilir; iç göz de vehim ve kuruntuyla perdelenebilir. Asıl ayrım gözlerde değil, bakışların istikametindedir: Görünürü kendinde tüketen bakış ile görünürü kendisini aşan bir manaya açmak isteyen bakış arasında…
Perspektifsizlik, bu ikinci bakışın resim yüzeyindeki bir neticesi olmadan önce, idrakteki imkânıdır.
Nasipse buradan devam edelim.

