Dünyaya dair heveslerimiz bizi öyle meşgul ediyor ki, içimizi dinlemeyi, özümüzün ne söylediğine kulak vermeyi, fıtratımızın bizi nereye götürmeye çalıştığına dikkat kesilmeyi ihmal ediyoruz. Dünyaya dönük heveslerimiz, arzularımız ve ihtiraslarımız, tıpkı dünyanın kendisi gibi geçici oysa. Bir tatmin noktaları da yok ki erişince artık duralım. Boşa yorup duruyoruz kendimizi. Şunu bilmeliyiz ki, içten içe sonsuza aç olan ‘insan’a dünya da içindekiler de asla yetmez. Onu asla doyurmaz. Çünkü içimiz geldiği yere, sonsuza ait; can gözlerimiz tabiatları gereği daima sonsuza bakıyor. Özümüz o sonsuzu arıyor. Nefsaniyetimiz bizi her ne kadar dünyaya bağlamaya, raptetmeye, dünyayla meşgul etmeye çalışsa da sonsuza bakan yüzümüz bizi hakikatle irtibatlı tutmaya devam ediyor. Hakikat, çoğumuzun neden olduğunu anlayamadığımız, bilemediğimiz bir hasretle ona döneceğimiz bir aydınlık gün için varlığını daima sürdürüyor içimizde.
Ian Dallas’ın (Abdülkadir Es-Sufi/Abdülkadir El-Murabıt) İsmet Özel’in derinlikli çevirisiyle daha da değerlenen engin eseri, ‘Gariplerin Kitabı’ndan insanın iç yönelişinin, fıtrî istikametinin nereye doğru olduğunu gösteren satırlar: “Bu şey içimde, kuyudaki suyun çok uzak bir yerde yağmur yağdığı için yükselişi gibi yükseliyordu. Özlem. Ama neyi özlediğimi bilmiyordum. Canımın çektiği şey ne bir kimse ne de nesneydi. Tanımlayabileceğim hiçbir biçimi, adını koyabileceğim hiçbir sıfatı yoktu, ama o olmadıkça ben noksan kalıyordum. Bu bilmediğim şey içimi altüst ediyor, beni tedirgin kılıyor, hayatım olarak bildiğim her neyse ondan beni uyandırıyordu, çünkü özlediğim şey içerisinde öyle keskin ve tatlı öğeler barındırıyordu ki bugüne kadar tatmış olduğum bütün meyvelerden farklı idi.”
Canımız sonsuzu temsil ediyor, nefsimiz dünyayı. Canımızın çektiği şeylerle, nefsimizin çektiği şeyler içimizde çatışıp duruyor. Ayağımızı dünyaya bastığımız, onun baştan çıkarıcı (ama içi boş) çekicili-ğinden gözümüzü alamadığımız için büyük kısmımız nefsimizin çektiği şeylere doğru sürüklenip gidiyoruz. Bir kere oltasına gelince nefsin elinden kurtulmak kolay olmuyor, sürekli yeni oyunlarla, yeni imkanlarla bizi kendine daha çok bağlıyor. Buna karşılık canımız, her an nöbette; küçük vesileler bularak, o vesilelerle içimizi ince ince sızlatarak bize aslımızı, özümüzü, hakikatimizi hatırlatıyor. Bir his, bir sezgi, bir tereddüt, bir kıvılcım, bir rahmet, bir muhabbet olarak bizi mütemadiyen kendimize, hakikatimize çağırıyor.
“Canının istediğini yapmak” deyimi, dilimizin güncel kullanımlarında daha çok negatif anlamlar yüklenerek, sorumsuzca, keyfice hareket etmek gibi bir anlamda kullanılıyor. Düzeltilmesi gereken bir yanlış bu! Can dediğimiz şey bizi adı üstünde canlı kılan şey, son nefesimizde cesedimizden çıkıp gidecek olan şey, yani ruh, ruhumuz! Kur’an-ı Azumüşşân’da Allah teâlânın ‘ruhumdan üfledim’ dediği şey! Dünyaya ait değil o! Düşünelim; o ‘can’ın canı hakikatten başka ne isteyebilir? Kelimeleri doğru anlayabilsek, özüne ve hakikatine uygun kullanma özenini gösterebilsek zihnimizin karanlık bölgeleri kendiliğinden aydınlanabilecek aslında.
‘Gariplerin Kitabı’nda Câmi’ül Beyân’da yer alan şöyle bir hadis-i şerif nakledilmiş, rahmete vesile olur ve bizi canımızın ne istediğiyle ilgili tefekküre yöneltir ümidiyle buraya alalım: “Doğrusu, ümmetim arasında öyle insanlar vardır ki, Allah’ın rahmetinin genişliğinden açıkça neşe duyar ve O’nun gazabı korkusuyla gizlice ağlar. Yeryüzünde yaşarlar ama kalpleri cennettedir. Kendileri dünyadadır ama kafaları öte dünyaya takılmıştır. Sükûnet içinde yaşar, Allah kayrası yoluyla O’na yaklaşırlar.”

