İş dünyasında sosyal sorumluluk projesi adına yapılan ve ciddi bütçelerin ayrıldığı, toplumsal refaha hiçbir katkısı olmayan kampanya sahiplerinin nasıl bir kafaya sahip olduklarını merak ediyorum.
Futbol takımlarının formalarının önüne arkasına yanına isimlerini yazdırarak güya spora destek verdiklerini ve reklam yaptıklarını düşünen şirketlerin yöneticilerinin nasıl bir kafada olduklarını bilmiyorum.
Ancak sektöre dönüşen futbola, büyük hacimli mali destek ve yatırımların futbolcuları yoldan çıkardığını ve onlara özenerek eğitimde uzaklaşan milyonlarca genç olduğunu biliyorum.
Futbolcular öğrencilerin rol modeli olmamalı.
Şarkıcılık, türkücülük, sinema ve dizi oyunculuğu özendirilmemeli.
18 yaşındaki futbolcunun ve oyuncuların aşk hayatı medyada gündem olmamalı.
Nasıl para harcadığı gençleri özendirecek şekilde haberleştirilmemeli.
Yazılı ve görsel medyanın günahı çok.
Bu yüzden de gidişattan kaygı duymak, futbola destek verenlere öfkelenmek gerekiyor.
**
Okulların açılmasıyla birlikte sosyal sorumluluk adına bir şeyler yapmak isteyen bir öğretmen şöyle bir kampanya başlatmak istemiş.
Şöyle diyor eğitim camiasından biri; “Ben Fırat Selçuk Ceyhan, bir öğretmenim.
Yıllardır aynı manzarayı görüyorum: Aç karnına gelen bir çocuktan derse odaklanmasını beklemek.
Bir çocuğun öğle yemeği yiyip yiyemediği, ailesinin gelirine bağlı olmamalı.
TÜİK’in 2025 verilerine göre Türkiye’de çocukların %36,8’i yoksulluk veya sosyal dışlanma riski altında.
Mevcut destek seçili gruplara ulaşıyor; ben tüm devlet okullarında her öğrenciye, her okul günü en az bir ücretsiz ve besleyici öğün istiyorum; gelir testiyle değil, herkese.”
“Her devlet okulunda ücretsiz öğle yemeği istiyoruz” diyor öğretmenimiz.
**
Örneği var mı benzer bir desteğin?
Var.
İstanbul Sultanbeyli’de ilkokula başlayan tüm öğrencilerin “Defter seti, kalem seti, cetvel seti, boyama seti ve çantası, oyun hamuru, boyama kitabı, kalemtıraş, silgi, bant, makas ve stick yapıştırıcıdan oluşan setler” Sultanbeyli Belediyesi tarafından karşılanıyor.
İlçede ilkokula başlayan 9 bin öğrenci için hazırlanan kırtasiye setleri ayrım gözetmeksizin dağıtılıyor ve 26 bin 500 öğrenciye bu destek 3 yıldır sürüyor.
**
Devlet “ben bu işin altından kalkamam” diyorsa özel sektörün temsilcileri bütçelerine göre bu işin bir tarafından tutabilirler.
Her şirket bölgesindeki okullardan birinin bir ihtiyacını karşılayabilir.
Mesela biri süt alır, biri ekmek alır, biri meyveleri üstlenir.
Hangi şirketin ne aldığı afişlerle ilan edilir.
Hatta çocuk önlüklerine bile sponsor firma isimleri yazılabilir.
Küçük ve orta boy şirketler hatta esnaf bile bulundukları bölgede bu tür projeler üretebilir.
Ekonomik durumları iyi olmayan çocukların eğitim masrafları farklı şirketler tarafından üstlenilebilir.
Şirketler için hem reklam olur hem de bu tür desteklerin devamı için teşvik olur.
Devlet bu şirketlere teşvik için kolaylıklar sağlayabilir.
Çözüm arayan çözüm bulur, aramayan ayağında top çevirir.
Tıpkı oyuna hiç katkısı olmayan ama sahada çok çalışıyor gibi görünen bazı futbolcular gibi.
**
Osmanlı Devleti’nde eğitime destek, temel olarak vakıf sistemi aracılığıyla ve devlet yöneticilerinin, zengin hayırseverlerin kişisel katkılarıyla finansal ve sosyal olarak sağlanırdı.
Okulların inşası, onarımı ve tüm masrafları vakıflar tarafından karşılanırdı.Öğrencilere burs, konaklama, kıyafet ve ücretsiz yemek sağlanırdı. Böylece fakir ve yetim çocukların da eğitim alması desteklenirdi.
Öğretmenlerin geçim sıkıntısı çekmemesi için düzenli maaşlar tahsis edilir, toplumsal statüleri yüksek tutulurdu.
**
Günümüzde eğitime yapılan yatırımı, devlet bütçesinden ayrılan payı ve uluslararası öğrencilere yönelik fonlama/burs (sponsorluk) mekanizmalarını en çok ciddiye alan ülkeler İskandinav ülkeleri, Lüksemburg, Güney Kore, ABD ve Almanya olarak öne çıkıyor.
Özellikle yükseköğretim düzeyinde hem kendi vatandaşlarına hem de uluslararası öğrencilere en büyük fon, kurumsal sponsorluk ve burs ağını sağlayan ülkeler arasında Amerika Birleşik Devletleri lider konumda.
**
‘’Evden insan olarak çıkıp, şirkete geldiğimizde başka bir varlığa dönüşüyoruz.” Diyordu İstanbul’da yaşayan bir iş adamı.
Dünyanın bugün geldiği noktayı gösteren en çarpıcı cümle budur.

