TAŞKENT
Özbekistan uzun yıllar dünyanın hemen yanı başında ama bir bakıma dünyadan uzakta duran ülkelerden biriydi.
Semerkant
, Buhara
, Hive
isimlerini hep biliyorduk. İmam Buhârî, İmam Mâtürîdî, Bahâeddin Nakşibend, Bîrûnî, Hârizmî ve Uluğ Bey
zaten medeniyet hafızamızın içindeydi. Fakat bu isimlerin yaşadığı coğrafyaya ulaşmak, şehirlerinde dolaşmak ve ürettikleri büyük medeniyetin izlerini yerinde görmek aynı ölçüde hayatımızın içinde değildi. Uzun yıllar Sosyalist Sovyet yönetimi altında Özbekistan hem İslam dünyasından tecrit edilmiş hem de bu zengin varlığı bastırılmış kurumaya bırakılmıştı. Sovyetlerin çözülmesi ve Türk devletlerinin bağımsızlaşmasından sonra da açılım hemen aynı zamanda gerçekleşmedi.Son yıllarda bu durum hızla değişiyor
. Özbekistan kapılarını dünyaya açıyor; Semerkant, Buhara ve Hive giderek artan bir ziyaretçi akınıyla karşılaşıyor. Gidenler izlenimlerini aktarıyor. Bu sayfalarda bir süre önce bilhassa arkadaşımız Taha Kılıç
’ın çok değerli Semerkand, Buhara, Hive izlenimlerini okumuştuk. Biz de bu dalgaya kapılarak Özbekistan’a geldik.
Öncelikle söylemek gerekir ki, burada yaşananları “turizmin gelişmesi” penceresinden bakmak, hadisenin belki de en önemli tarafını kaçırmaya yol açar. Çünkü burada yeniden ortaya çıkarılan şeyler Özbekistan’ın millî tarihinin unsurlarından ibaret değil, bilakis Semerkant’ın, Buhara’nın, Hârizm’in yetiştirdiği âlimler, filozoflar, mutasavvıflar ve bilim insanları bütün İslam dünyasının ortak
kültürel sermayesi.
Buhârî’yi bugünkü Özbekistan sınırlarına, İmam Mâtürîdî’yi Semerkant’a, Bîrûnî’yi Hârizm’e hapsettiğiniz anda aslında onları basitçe küçültmüş olursunuz. Çünkü bu insanların oluşturduğu ilmî ağ Bağdat’tan Şam’a, Kahire’den Endülüs’e, Anadolu’dan Hindistan’a kadar uzanan büyük bir medeniyet coğrafyasının parçasıydı.
Bu yüzden Özbekistan’da bugün yaşanan hafıza canlanmasının anlamı Özbekistan’ın çok ötesine uzanıyor
. Hatta bunun son iki yüzyılda Müslüman dünyanın kendisi hakkında öğrendiği bazı şeyleri yeniden düşünmesi bakımından özel bir önemi var.Sömürgecilik sadece toprakların işgal edilmesi değildi. Aynı zamanda tarihin nasıl anlatılacağının da ele geçirilmesiydi
. Modern Batı-merkezci tarih anlatısı insanlığın düşünsel gelişimini büyük ölçüde Antik Yunan’dan Avrupa Rönesansı’na, oradan Reform ve Aydınlanma’ya uzanan bir çizgi içerisinde anlattı. İslam medeniyeti bu anlatıda çoğu zaman ya tali bir ara durak veya Antik Yunan bilgisini Avrupa’ya aktaran bir “köprü” olarak resmedildi.Oysa Semerkant’a, Buhara’ya veya Hârizm’e geldiğinizde bu anlatının ne kadar eksik olduğunu çıplak gözle görebiliyorsunuz.
Bîrûnî
’nin XI. yüzyılda Hindistan’ın dinlerini, dillerini ve düşüncesini anlamak için geliştirdiği mukayeseli yöntem; Hârizmî
’nin matematiğe yaptığı katkılar; İbn Sînâ
’nın tıp ve felsefesi; Fârâbî’nin siyaset ve toplum düşüncesi; Mâtürîdî
’nin akıl-vahiy ilişkisine dair kurduğu sistem; Uluğ Bey
’in Semerkant’ta oluşturduğu astronomi çevresi…Bütün bunlar Avrupa Aydınlanması’ndan yüzyıllar önce insan aklının, gözlemin, hesabın, tartışmanın ve sistematik düşüncenin olağanüstü bir yoğunluğa ulaştığı başka bir
aydınlanma tecrübesine
işaret ediyor. Son zamanlarda yayınlanan kitabıyla S. Frederick Starr
’ın Kayıp Aydınlanma
tabiri ne fantastik bir niteleme ne de abartılı bir ifade. Gerçekten buralarda gezdiğinizde, isimleri zikredilen bütün bu yıldız isimlerin aydınlattığı bir zeminde yürüdüğünüzü hissetmemeniz mümkün değil
. Peki ya bu zemine şimdi ne oldu ne oluyor?Bir defa bu aydınlanma tecrübesinin önemli tarafı, akıl ile vahyi, bilim ile dini birbirini yok ederek var olabilecek düşmanlar olarak görmemiş olmasıdır.
Bu mirasın yeniden gün yüzüne çıkarılması bu yüzden sadece nostaljik bir geçmiş güzellemesi değildir
. Müslüman dünyanın yaklaşık iki yüzyıldır maruz kaldığı “Siz düşünmediniz, üretmediniz, bilimi geliştirmediniz; modernlik size dışarıdan geldi” şeklindeki kolonyal epistemolojinin en güçlü cevaplarından biridir.Cevap sloganla değil, eserle verilir. Semerkant orada. Buhara orada. Rasathane orada. Kitaplar orada
. Ve o kitapları yazmış insanlar orada yaşamış. Belki Özbekistan’ın dünyaya açılmasının İslam dünyası bakımından en büyük anlamı budur: Müslümanların kendi medeniyetlerinin unutulmuş veya unutturulmuş parçalarıyla yeniden karşılaşmaları.Elbette bu muhteşem geçmişi bugünkü millî sınırların ve kimliklerin içine hapsetmemek gerekiyor..
Buhârî’yi, Mâtürîdî’yi Nakşibend’i veya Uluğ Bey’i veya Semerkant’ın ilmî birikimini Özbekistan’ın sahiplenmesi anlaşılır ve kıymetlidir
Fakat bu miras aynı zamanda Orta Asya’nın, İslam dünyasının ve farklı dillerin ortak tarihidir. Onları çağdaş millî kimliğin tek çizgili öncüleri gibi sunmak, tam da Semerkant’ı önemli kılan karşılaşmaları görünmez hâle getirebilir
. Özbekistan’ın daha güçlü iddiası, “Bunlar yalnızca bize aittir” demek değil, “Bu ortak tarihin başlıca merkezlerinden biri burasıdır” diyebilmektir.Böyle söylendiğinde Özbekistan’ın tarihî mirası bir millî gurur envanteri olmaktan çıkar, bütün İslam dünyasının yeniden keşfedebileceği bir kültürel sermayeye dönüşür.
Tam da kültürel sermaye demişken
, bu sermayenin nasıl değerlendirildiği, nasıl sunulduğu mevcut Özbekistan tecrübesi üzerinden karşımıza üzerinde çok durulabilecek bir model çıkarıyor. Tabi bu model aynı zamanda konu üzerinde eksiğiyle fazlasıyla düşünmemiz için güçlü bir zemin de sunuyor.Çünkü geçmişi unutmaktan kurtarmanın yolu onu sadece müzeye koymak, ışıklandırmak ve turistlere göstermekse, başka bir unutma biçimiyle karşılaşabiliriz
. Doğrusu Taşkent, Semerkant, Buhara ve Hive’deki bütün bu kültürel mirasın içinde gezinirken Özbekistan yönetiminin birçok konuda çıtaları yükseklere koymuş olduğu, kültürel mirasın restorasyonu ve müzeleştirilmesi hususunda emsalsiz bir model ortaya koyduğunu her adımda düşünmekten kendinizi alamıyorsunuz
. O güzelim çiniler, tuğla örgüleriyle şekillenmiş mimariler, mezar kültürünün dayandığı bütün formel yapıların canlandırılması ve hepsinin ortasında Özbekistan’a özgü el yapımı turistik eşyaların arzedildiği ve hiç rahatsız etmeyen pazarlar. İnsana tarihin içinde geziniyor olduğu izlenimi veriyor
olsa da Buhari’yi, Maturidi’yi, Nakşibendi’yi az çok bilen birileri için bütün bunların anlamı konusunda çok karmaşık duyguların oluşması mukadder.
Hani derler ya
tarih geri gelirken anlamını kaybedebilir.
Taşkent’ten Semerkant’a giderken yazmaya devam ederiz.
