Suriye ziyaretimizi tamamlayıp Türkiye’ye dönmeden evvel, muhakkak uğramamız gereken bir yer daha kalmıştı. Cuma namazımızı Emevî Camii’nde kılıp, oraya doğru yola çıktık. (Cuma sırasında, Aile Bakanı Mahinur Özdemir Göktaş Hanım’ın resmî ziyareti vesilesiyle, Türkiye’den gelen bir heyetle ve onlara eşlik eden diplomatlarımızla beraber mihrabın hemen ön tarafında namaza durduk. Ama ben “yerel kıyafete” büründüğüm için, heyette çok iyi tanıştığımız kimseler tarafından bile fark edilmedim. Arap sokaklarına indiğimde, bu şekilde anonimleşip arada kaybolabilmeyi çok seviyorum doğrusu.)
Bu defa istikametimiz, Şam-Beyrut otoyolu üzerinde, şehir merkezine yaklaşık 20 dakika mesafedeki Meyselûn’da, gelip geçenlerin bile belki hiç fark etmediği küçücük bir parktı. Burada, okaliptüs ve çam ağaçlarıyla çevrili bir anıtmezarda yakın tarihin en önemli kahramanlarından Yûsuf el-Azme (1884-1920) yatıyordu.
İnsan hangi dönemde ve şartlara doğacağını kendisi seçemiyor. Bazen, takdir-i ilahî onu hiç ummadığı sergüzeştlere sürüklüyor. Yûsuf el-Azme’ninki tam da böyle bir hikâyeydi:
Şam’ın merkezinde, nesiller boyu ticaretle iştigal eden, geniş arazilere sahip Türkmen bir ailenin evladı olarak doğdu. Babası, kardeşi, kuzenleri ve yeğenleri, Osmanlı askerî ve sivil bürokrasisinde görevler aldığından, Âsitâne’ye -İstanbul’un Bilâdüşşâm Araplarının dilindeki adı- gidip Harbiye Mektebi’ne intisabı gayet doğaldı. 1906’da mezun olduğunda, imparatorluk ve onun farklı milletlerden tebaası için yeni bir devir başlamak üzereydi. İttihad ve Terakkî iktidarında, genç subay Yûsuf da bağlı olduğu klikle birlikte yükseldi. Almanya’da eğitim gördü, Kahire’ye askerî ataşe atandı. Büyük Harp patlak verdiğinde ise, Harbiye Nâzırı Enver Paşa’nın maiyetinde görev aldı. Savaşla beraber imparatorluk paramparça olup Devlet-i Aliyye’nin evlatları dört bir tarafa savrulunca, Azme de memleketine, Şam’a döndü.
1918-1920 arasındaki kısa dönemde, Şam’da Şerif Hüseyin’in küçük oğlu Emir Faysal, İngilizlerin desteğiyle tahta çıkarılmıştı. Mükemmel biçimde yetişmiş dinamik bir asker olarak, Yûsuf el-Azme, Faysal’ın kadrosunda yer aldı. Son raddeye kadar Osmanlı’ya sadık kalmıştı, ama artık Suriye’de yeni bir dönem başlıyordu ve sürecin dışında kalmak mümkün değildi. Kariyerine uygun biçimde savaş bakanlığıyla genelkurmay başkanlığını aynı anda üstlendi. Bu sırada Fransızlar, Faysal’ın Suriye’deki idaresini sona erdirmek ve bölgeyi manda yönetimi altına almak konusundaki planlarını işletmeye çoktan başlamıştı.
Yaklaşık 12 bin kişilik Fransız ordusu, 1920’nin yazında Lübnan’dan Suriye’ye doğru harekete geçtiğinde, Yûsuf el-Azme’nin toplayabildiği asker sayısı ancak 4 bin kadardı. 20 Temmuz günü Şam-Beyrut arasındaki Meyselûn geçidinde iki ordu karşı karşıya geldi. Yûsuf el-Azme ve askerlerinin kahramanca çarpışması neticeyi değiştirmedi, altı saatten az süren savaşta Fransızlar ezici bir zafer kazandılar. Henüz 36 yaşındaki Yûsuf da şehit düşen Suriye askerleri arasındaydı. Yiğit komutanın cenazesi, savaş alanının kenarındaki bir tepenin eteğine defnedildi.
Savaşın sonucunda Fransız ordusu Şam’a giriş yaptı ve Suriye’de 17 Nisan 1946 tarihine kadar devam edecek olan manda yönetimi başladı. Avrupalı zihin dünyasının tarihî ve ideolojik kodlarını kavrama adına, şu anekdot çok mühimdir: Meyselûn Savaşı’nda Yûsuf el-Azme’nin ordusunu mağlup eden Fransız komutan Henri Joseph Gouraud, Şam’a girer girmez soluğu Emevî Camii’nde almış, içeride kısa bir tur attıktan sonra, caminin kuzey tarafındaki Salahaddîn Eyyûbî türbesine giderek sandukayı tekmeleyip haykırmıştı: “Kalk Salahaddîn, biz geldik!”
Yûsuf el-Azme’nin hatırası bugün Suriyelilerin hafızasında hâlâ canlı biçimde yaşıyor. Şamlılar, şehirlerinin en büyük meydanlarından birinde onun adını yaşatıyorlar ve meydanın ortasındaki heykeline bakarak onu sürekli yeniden hatırlıyorlar.
Meyselûn Savaşı, neticesi itibariyle bir “destan” değildi belki. Ama orada bir avuç kahraman, parçalanmış bir imparatorluğun elde kalmış son parçasını Frenk istilacılardan korumak için ellerinden geleni yaptılar. Samimi bir niyetle bütün gayret harcandığında, artık neticenin ne olduğu mühim değildir. Tarih huzurunda, sınav verilmiştir. Yûsuf el-Azme ve silah arkadaşlarına selam ve rahmet olsun.

