Önce bir güzel yüzlü dosttan yenice duyduğum bir hikâyeyi anlatayım.
Fakir dervişin biri fakirlikten sıkılıp şeyhine müracaat etmiş. Demiş ki “şeyhim, himmet etsen de bir işin ucundan tutup üç-beş kuruş kazansam. Fukaralıktan bezdim.”
Şeyh efendi halden anlar, durumu sezer biriymiş. Dervişe demiş ki “evladım, sen pazar yerinde güzel kokular satacağın bir tezgâh aç.”
Derviş şeyhinin tavsiyesiyle bir tezgâh açmış. Satışları da fena değilmiş. Cebi para görmeye, fukaralığı sönmeye durmuş. Lakin dervişin gözü, hemen yanı başındaki tezgâhta deri satan pazar komşusuna ilişirmiş sürekli. Adamın tezgâhı hiç boş kalmıyor, akşama kadar alıp veriyor, dervişin kazandığının üç-beş katını kazanıp dönüyormuş eve. Derviş, komşusuna “yahu bu işi bana da öğretsen de ben de daha fazla kazansam” demiş. Adam da kabul edip ona deri işinin inceliklerini öğretmiş.
Bilir misiniz bilmem ama o devirde çok zordur deri işi. Sabahtan kalkıp deriyi en iyi şekilde tabaklamak için köpek pisliği toplamaya başlar insan. Köpek pisliklerini “tabakhaneye b.k mu yetiştiriyorsun?” atasözünü doğrular şekilde koşa koşa tabakhaneye götürür ki köpek pislikleri soğuyup da deri tabaklama özelliğini kaybetmesin.
İş zordur. Uğraşır durursun. Temizliği var, tuzlaması var, kirece yatırması var, tabaklaması var, yıkaması var, kurutması var, yumuşatması var, yağlaması var derken zahmeti de çoktur. Üzerine de af buyurun leş gibi kokması da vardır.
Lakin derviş kazandığı paradan memnunmuş. Güzel koku satmak yerine deri satmaya başlayınca iki, üç kat para kazanmaya başlamış.
Varmış gitmiş şeyhine bizim derviş. Kokuyor ki derisini tabakladığı teke gibi. Elini öpmüş şeyhinin, duasını almış. Demiş ki “şeyhim, ben pazarda güzel koku tezgâhı açtım ama sonra baktım ki deri işinde çok para var, o işe koşuldum. Şimdi işlerim çok iyi. Kokudan kazandığım paranın fazlasını kazanıyorum.”
Şeyh efendi gülümsemiş. “Evladım” demiş, “ben senin rızkına vesile olmak istedim, aklındaki parayı kazanacağın işi de tarif ettim amma sen ille de ‘b.kun içinde olayım’ istemişsin. Var git nasıl biliyorsan öyle yap gayrı.”
Bedava peynirin ancak fare kapanında olacağını bilmez mi insan? Bilir elbet. Çok ve hızlı para kazanmanın yolunun büyük ihtimalle harama uğrayacağını bilmez mi? Bilir elbet. Peki ama hırsla, kendini kaybedecek kadar hırsla, tabakhaneye b.k yetiştirmeyi hayatının merkezine koyacak kadar hırsla niçin didinir?
Şimdi hiçbir arkadaşım da, hiçbir okurum da kusura bakmasın. O aşırı yüksek kazançlı fonlara “haram mı, helal mi?” diye, “meşru mu, değil mi?” diye, “uygun mu, değil mi?” diye bir kez bile sormadan paraları yatırırken; o hissenin o denli artmasının hayatın olağan akışına aykırı olup olmadığını bir kez bile hesap etmeden eldekini avuçtakini, dolaptakini yastıktakini o hisseye basarken aklına düşürmediğin “hak, hukuk, adalet” üçgenini paran eriyince hatırına getiremezsin.
Evet evet. Devlet güvencesi, kanunlar, yasalar falan. Alayını biliyorum. “Caiz, meşru, hukuki” falan. Onların da alayını biliyorum. İşin orasında olmadığımı da sen biliyorsun.
Sadece sana şunu diyorum: “Havadan gelsin, nasıl gelirse gelsin, kaynağını falan bilmem, gelsin de gelsin” derken iyi miydi? Marketten et alırken “acaba kesen kasap besmele çekmiş midir?” diye düşünen zihnin doğru yapıyor. Aynısını “ben bu parayı kazanmayı arzu ediyorum ama acaba uygun mu, caiz mi, helal mi?” diye niçin sormuyorsun kendine? Eti yerken besmeleli olsun da eti alacak parayı kazanırken besmelesiz mi olsun?
B.k yetiştirdiğin tabakhaneyi bir kez olsun sorgulamayacak mısın mübarek? Para kazanmanın tek amacının para kazanmak olamayacağı bir kez bile mi gelmeyecek aklına? Güzel kokmayı hiç mi umursamayacaksın?

