Nâzenin eda, zarif üslup, hakiki tevazu, muhabbet râyihalı sükûnet…
Ne kadar muhtacız!
Son zamanlarda kalbimi ziyadesiyle yoran bazı meselelerle boğuşurken imdadıma yetişen eski bir yazıyı takdim ederim erenler. Şifa niyetine, hû!
Nasılsınız dendiği vakit ezberden söyleyiverdiğimiz iyilik ifadelerini bir kenara bırakalım ve bir an durup düşünelim; birisi bize bu soruyu sorduğunda nasıl olduğumuzu tespit için aklımıza ilk olarak neler geliyor?
İyi olmanın bizdeki mikyası, miyarı, mihengi nedir?
Sağlığım iyiyse iyiyim, borçlarımı ödersem iyi olacağım, finaller güzel geçerse benden iyisi yok, o arabayı bir alsam dünya yansa gam değil, perişanız üç puan gitti bu hafta da, memleket böyleyken ben nasıl olayım, şehit çocuğunun yüzünü görmeseydim iyiydi...
Böylece uzayıp gider bu liste.
Bu soruya verdiğimiz cevaplar bizim aslında kim ve ne olduğumuzun da cevabı değil midir?
Kalbimizin bir tablosu yapılacak olsa, varlığıyla bizi iyi, yokluğuyla kötü eden şeyler, kullanılacak yegane renk, şekil ve fırça darbeleri olmayacak mıydı?
Peki, ahirete ve hesap gününe iman eden bir kimsenin, iyi olup olmayış ölçüsünü dünya ve içindekilerle tespit etmesi sizce de biraz tuhaf, garip, hatta anlamsız değil mi?
“Hanginizin en güzel ameli yapacağını imtihan için, ölümü ve hayatı yaratan O’dur” diyen bir Rabbe iman eden insan, dünyaya iyi olmak için değil, iyi işler yapmak için gelmiştir. Bu onun aynı zamanda iyi olmasına mani değil bilakis tam bir sebeptir.
Bu gün yaptığı işlerin iyi olup olmadığının bir bir hesabını vereceği bir günün geleceğini hakiki bir imanla bilen insan, o günün sahibinin kendisine nasıl muamele edeceğini bilmeden bu gün ‘iyiyim’ diyemez.
Ariflerden bir zat, nasılsınız diye sorulunca daha belli değil dermiş, sıratı geçince belli olacak.
Ah bir anlasak...
İşlerimiz iyiyse bugün iyi olduğumuzu zannediyoruz, oysa bu gün iyi işler yaparsak o gün iyi olacağız.
Peki o gün iyilerden olup olmayacağımızı, Divan-ı Hakta bize nasıl muamele edileceğini bugünden bilmek mümkün müdür?
***
Bu soru, Bilecik Şeyh Edebali Üniversitesince yapılan ‘Kültürümüzde Adab-ı Muaşeret’ sempozyumunda Prof. Dr. Uğur Derman Hoca’nın anlattığı bir hadiseyi okurken ‘Er yarın Hak divanında belli olur’ ilahisi eşliğinde düşüverdi kalbime.
“Son devrin büyük üstatlarından Tuğrakeş Hakkı Bey. Osmanlı Devletinin son tuğrakeşi. 1946 yılında vefat etti. Onun son derece mütevazı, kısa zamanda yetişmiş bir talebesi var, ismini vermeyeceğim. Ne sebeple olduğunu bilemiyoruz, Hakkı Beyi bir ziyaretinde bu talebesi çok ağır bir konuşma yapmış ve ne geçtiyse aralarında kapıyı vurup gitmiş.
Üç beş gün sonra Hakkı Bey’e bir mektup gelmiş. Mektuba bakmış, bu falancanın yazısı diye tanımış yazıyı, herhalde son konuşmamızdan sonra bana iyi şeyler yazacak değil, ben bunu açmayayım, açarsam belki hasbe’l beşer kötü bir şey söylerim diye düşünmüş. Kızlarını çağırıp onlara da anlatmış hadiseyi, kalmış öylece mektup. Vefatından sonra kızları, babamız bunu açmadıydı, bizim de açmamamız daha doğru olur deyip açmadan yakmışlar mektubu...”
***
Mektubu bir hışımla açıp, bir de talebem olacak, yaptığı edepsizliğe bak densizin deyip, yırtıp atabilir bir kenara, yapmıyor.
Kızlarını çağırıp, kapıyı çarpıp giden o rezil herif bir de mektup yazmış, okuyun da bakın nelerle uğraşıyorum diyebilir, demiyor.
Oturup kendi haklılığından dem vuran hakaretlerle dolu bir cevap mektubu yazabilir, yazmıyor.
Sahi, neden yapmıyor bunların hiç birisini?
Okunmamış mektuptan bir ayna yapıp kalbinize tutun ve bu soruların cevabını kendi içinizden okuyun lütfen. Aynaların pusunu almak isteyenler masallardaki karıncaları ezmemek için nalinlerine çıngırak takıp gezen adamdan yardım da alabilirler.
Benim aklımda başka bir soru var: Tuğrakeş Hakkı Bey o mektubu açıp okumadı tamam, ama neden yırtıp atmadı, yahut yakmadı?
Kıyamamıştır.
Bir insana kızmaya sebep olacak endişesiyle onun yazdığı mektubu açıp okutmayan gönül, o mektubu da yaktırtmaz insana.
Yananın sadece bir kağıt parçası değil, o mektubu yazan talebe ile hüsn-i hat meşk ederken geçen bütün güzel vakitler olacağını bilir, yakamaz.
Yanacak olan sadece talebesinin muhtemel edepsizliği değil, bir hocanın vefa ve zarafetidir, hisseder, yakamaz.
Haksızların mektubu açacağını, haklıların açıp bir de cevap yazacağını, hak olanlarınsa susup sadece yanacağını bilir; kendisi yanar, yetmez bir de talebesine yanar, o mektubu yakamaz!
***
Aklımıza, dilimize, kalbimize başkalarını ezmek için görünmez balyozlar takıp gezdiğimiz zamanlarda bu yakamayışı ve bu yanışı anlamak zor, bilirim.
Bir şey gelmez elimden, halimize yanarım.

