Yemen'de 2014 yılında Husilerin başkent Sana'yı ele geçirmesiyle başlayan siyasî kriz, kısa sürede geniş çaplı bir iç savaşa dönüştü. 2015 yılında uluslararası koalisyonun müdahalesiyle çatışmalar daha da derinleşirken, ülkenin altyapısı büyük ölçüde tahrip oldu; sağlık, eğitim ve kamu hizmetleri çöktü. Birleşmiş Milletler'in de defalarca dikkat çektiği gibi Yemen, dünyanın en ağır insani krizlerinden biriyle karşı karşıya kaldı.
Bu ağır şartlar altında çok sayıda Yemenli, kendileri ve aileleri için güvenli bir gelecek arayışına yöneldi. Tarihî, kültürel ve dinî bağların yanı sıra, son yıllarda izlediği istikrarlı siyaset ve sağladığı güven ortamı sayesinde Türkiye, Yemenliler açısından en önemli sığınma ve yeniden hayat kurma merkezlerinden biri hâline geldi. Türkiye'ye gelen Yemenlilerin önemli bir kısmı, geçici bir barınma değil, çocuklarının geleceğini de içine alan uzun vadeli bir hayat planı yaptı.
Esasen Yemen'den gerçekleşen bu göç dalgalarını başka ülkelerdekinden ayıran çok önemli bir özellik, bizzat Yemen toplumunun karakteridir.
Yemenliler, Arap coğrafyasında ticaret, yatırım ve girişimcilik konularındaki kabiliyetleriyle tanınırlar
. Gittikleri her yerde üretime, ticarete ve ekonomik hayata katkı sağlayan, çalışkanlıklarıyla öne çıkan bir topluluktur.
Türkiye'ye gelen Yemenlilerin Türkiye'ye ilgisi de sıradan bir ekonomik tercih değildi
. Uzun yıllardır savaşın, istikrarsızlığın ve parçalanmanın ağır bedelini ödeyen Yemenliler, Türkiye'yi güvenli bir liman olarak gördüler. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın liderliğinde Türkiye'nin izlediği siyaseti yakından takip ettiler
; Türkiye'yi yalnızca güçlü bir devlet değil, adalet duygusunun, ümmet dayanışmasının ve yeniden diriliş umudunun temsilcisi olarak algıladılar.Bunu geldikleri günden beri her vesileyle gösterdiler.
Sayın Cumhurbaşkanının Türk lirasını desteklemek amacıyla yaptığı çağrı üzerine milyonlarca dolarlık birikimlerini Türk lirasına çevirerek ciddi ekonomik kayıpları göze alan çok sayıda Yemenliyi
bizzat tanıyorum. Kuyumculuk sektöründe faaliyet gösteren ve ticaretlerini Körfez ülkelerinde yürüten birçok Yemenli yatırımcı, 2016 yılında yatırımlarını Türkiye'ye taşımak amacıyla dönemin Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekci ile görüşmüş, Sayın Bakanın son derece samimi ve güven veren yaklaşımı üzerine İstanbul Kuyumcukent'te çok sayıda iş yeri açmışlardır.
Bunun Türkiye'ye önemli bir sermaye girişine vesile olduğuna da bizzat şahit oldum.Cumhurbaşkanlığı kararıyla yatırım yoluyla Türk vatandaşlığı edinme imkânı ortaya çıktığında Yemenliler bu fırsatı büyük bir heyecanla karşıladılar.
Bunu yalnızca güçlü bir pasaport edinme fırsatı olarak görmediler. Türkiye'nin üstlendiğine inandıkları tarihî misyona ortak olmanın bir yolu olarak değerlendirdiler. Türkiye'de gayrimenkuller satın aldılar, yatırımlar yaptılar, çocuklarını buraya getirdiler, eğitim ve gelecek planlarını Türkiye'ye göre kurdular. Türk vatandaşlığını yalnızca hukuki bir statü değil, aynı zamanda büyük bir aidiyet ve şeref vesilesi olarak gördüler. Türk pasaportunu gururla taşıdılar; çocuklarını başka ülkelerdeki üniversitelere Türk vatandaşı olarak kaydettirdiler ve geleceklerini Türkiye üzerine inşa ettiler.Ancak son yıllarda Yemen toplumunun üzerine adeta bir kâbus gibi çöken bir tablo ortaya çıktı. Vatandaşlıklarının kazanılmasının üzerinden üç, dört hatta beş yıl geçtikten sonra, başvuru dosyalarında veya işlemlerde sonradan tespit edilen bazı eksiklikler ya da usul hataları gerekçe gösterilerek çok sayıda kişinin vatandaşlığı iptal edilmeye başlandı.
Oysa bu yatırımların hemen tamamında bir Türk tarafı da bulunmaktadır
. Bürokratik işlemler, para transferleri, şirket kuruluşları ve resmî başvurular çoğu zaman Türk danışmanlar, avukatlar veya yatırım ortakları aracılığıyla yürütülmektedir. Eğer bir kusur varsa, bunun oluşmasında bu süreçleri yöneten kişilerin sorumluluğu da mutlaka araştırılmalıdır
. Hukukun en temel ilkelerinden biri cezanın şahsiliğidir. Bir danışmanın, aracının veya işlemleri yürüten başka bir kişinin kusuru varsa bunun sorumluluğu da ona ait olmalıdır. Bütün yükün iyi niyetli yatırımcının omuzlarına yüklenmesi adalet duygusunu zedelemektedir.
Daha da önemlisi, uygulanan yaptırım son derece ağır ve orantısızdır. İlk tedbir olarak doğrudan vatandaşlığın iptal edilmesi
; bununla birlikte Türkiye'ye giriş yasakları konulması, ikamet izinlerinin iptal edilmesi, havalimanlarında insanların durdurulması, mal varlıkları üzerinde tasarruf kısıtlamaları getirilmesi, ailelerin parçalanması ve çocukların eğitimlerinin yarıda kalması gibi telafisi son derece güç sonuçlar doğurmaktadır.Bugün bu insanların bir kısmı yıllardır yaşadıkları evlerine dönememektedir.
Kimisi tedavi görmek veya ticari işleri için çıktığı Türkiye'ye yeniden giriş yapamamaktadır. Çocukları Türkiye'de eğitim görmeye devam ederken kendisi sınır kapısından çevrilen aileler bulunmaktadır.
Kimileri Türkiye'de, kimileri başka ülkelerde yaşamak zorunda kalmış; aile birliği fiilen parçalanmıştır. Bir zamanlar kendilerine güven veren Türk pasaportu, bugün hayatlarının en büyük belirsizliğinin sembolüne dönüşmüş durumdadır.Elbette devletin sahte belge, muvazaa, usulsüzlük veya kötü niyet iddialarını araştırması hem hakkı hem de görevidir.
Vatandaşlık gibi önemli bir statünün hukuk dışı yollarla kazanılmasına göz yumulması düşünülemez. Ancak hukuk devleti yalnızca ihlali tespit eden devlet değildir; aynı zamanda kusurun niteliğini, kişinin kastını, idarenin kendi sorumluluğunu ve uygulanacak yaptırımın sonuçlarını birlikte değerlendiren devlettir.Bir işlemde hata bulunması ile sistematik dolandırıcılık arasında çok ciddi fark vardır.
Bir danışmanın, tercümanın, yatırım şirketinin veya idari süreçte görev alan başka bir kişinin hatası ile başvuru sahibinin bilinçli sahteciliği aynı kefeye konulamaz. Üstelik vatandaşlık işlemi yalnız yatırımcının beyanıyla gerçekleşmemektedir. Dosyalar birçok kurum tarafından incelenmekte, gerekli kontroller yapıldıktan sonra nihayet Cumhurbaşkanının kararıyla vatandaşlık kazanılmaktadır. Devletin bütün denetimlerinden geçmiş bir vatandaşlığın yıllar sonra ilk şüphede bütünüyle yok sayılması, bütün sorumluluğu yalnız başvuru sahibine yüklemek anlamına gelir.Hukuk devletinde esas olan vatandaşın devlete güvenmesidir.
Devlet de kendi verdiği kararlara güven telkin etmek zorundadır. İdarenin bütün denetimlerinden geçerek kazanılmış bir vatandaşlığın yıllar sonra kolaylıkla geri alınabilir hâle gelmesi, yalnız ilgili kişileri değil, gelecekte Türkiye'ye yatırım yapmayı düşünen herkesi de tereddüde sevk edebilir.Oysa idare hukukunun en temel ilkelerinden biri ölçülülüktür. Bir hata düzeltilebiliyorsa önce düzeltme yolu işletilmelidir.
Eksik belge tamamlanabiliyorsa tamamlatılmalı, maddi bir eksiklik varsa telafi imkânı verilmelidir. İyi niyetli yatırımcı ile kötü niyetli fail birbirinden ayrılmalıdır. Vatandaşlığın iptali ancak açık, ağır ve şahsen ispatlanmış bir hile veya sahtecilik hâlinde başvurulacak son çare olmalıdır.Yemenlilerin yaşadığı bu mağduriyet, aynı zamanda Türkiye'nin uluslararası itibarı açısından da önemlidir.
Türkiye'ye güvenerek gelen, servetini burada değerlendiren ve çocuklarının geleceğini bu ülkeye bağlayan insanların kendilerini bir anda dışlanmış hissetmesi, Türkiye'nin dostları arasında derin bir hayal kırıklığı oluşturmaktadır. Oysa bu insanlar Türkiye'yi sadece ekonomik imkânları için değil; adaletine, hukukuna ve liderliğine duydukları güven nedeniyle tercih etmişlerdir.Bu nedenle yapılması gereken, bütün dosyaların adil ve bireysel biçimde yeniden incelenmesidir.
İptal kararından önce kişilere etkin savunma hakkı tanınmalı, kusurun gerçekten kişiden kaynaklanıp kaynaklanmadığı somut biçimde ortaya konulmalı
, aile birliği ve çocukların üstün yararı gözetilmeli, telafi edilebilir eksiklikler için makul süre verilmelidir. İyi niyetli yatırımcıların mağduriyetini giderecek özel bir idarî ve hukukî mekanizma oluşturulması hem adaletin hem de devlet ciddiyetinin gereğidir.Türkiye bugüne kadar mazlumların sığınağı, adalet arayanların umudu olmuştur. Yemenliler de Türkiye'yi tam da bu yüzden seçtiler.
Bugün bekledikleri şey bir ayrıcalık değil; adil yargılanma, savunma hakkı ve ölçülülük ilkesinin uygulanmasıdır. Devletin büyüklüğü hata yapmamasında değil, hata ihtimali doğduğunda adaleti gecikmeden tesis edebilmesindedir. Türk vatandaşlığına bu kadar değer veren, kaderini Türkiye'nin kaderiyle birleştiren insanlara gösterilecek adalet, yalnız Yemenli ailelerin mağduriyetini gidermeyecek; Türkiye'nin hukuk devleti kimliğini, uluslararası güvenilirliğini ve dostlarının gönlündeki müstesna yerini de daha da güçlendirecektir.

Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.