Türkiye’de derinleşen hayat pahalılığı siyasetin yıllardır başaramadığı kucaklaşmayı market kasasında başarmışa benziyor. GENAR’ın son kamuoyu araştırması sokağın düşen nabzını çarpıcı bir şekilde ortaya koyuyor. Araştırmaya göre toplumun %67,3’ü ekonomi yönetimine güvenmiyor (bunun %32,2’si doğrudan “hiç güvenmiyorum” düzeyinde). Siyasi parti tabanlarında ise tablonun ciddiyeti daha da belirginleşiyor. Cumhur İttifakı ortağı MHP seçmeninin %53,6’sı, AK Parti seçmeninin ise yaklaşık üçte biri (%31,8) ekonomi yönetimine güvenmiyor. Dahası, yaklaşık 25 yıllık iktidar serüveninde AK Parti seçmeninin dahi ekonomiyi sadece %2,8 oranında “en başarılı alan” olarak görmesi ve partisi ne olursa olsun sokağın açık ara birinci gündem maddesi olarak enflasyon ve hayat pahalılığını işaret etmesi (%27–%35 bandı), ekonomi yönetimine duyulan güven zeminindeki aşınmayı somutlaştırıyor.
Son OVP de gösterdi ki; kendi koyduğu hedefleri dahi 12 ay içinde baştan aşağı yukarı yönlü revize etmek zorunda kalan, büyümeden bütçeye her alanda hedefleri ıskalayan ve faturayı kemer sıkma politikalarıyla sabit gelirliye kesen bir ekonomi yönetimi karşımızda duruyor. Hedeflerin sürekli ertelendiği, öngörülebilirliğin yitirildiği ve bizzat AK Parti tabanının dahi inancını kaybettiği bir ortamda; kâğıt üzerindeki 2027–2029 projeksiyonlarının ne piyasa aktörlerinde ne de vatandaşta karşılık bulması mümkün görünmüyor. Ekonomi yönetimi bu derin revizyonları jeopolitik riskler, enerji maliyetleri ve bölgesel çatışmaların getirdiği 7 puanlık enflasyon faturasıyla izah etmeye çalışsa da, kâğıt üstündeki gerekçeler yaşanan hiçbir dramı telafi etmeye yetmiyor.
KÜRESEL LİGDE ZİRVE
Bu sapmaların ve ötelenen hedeflerin üzerine Merkez Bankası’nın politika faizini %37 seviyesinde sabit bırakması, uygulanan reçetenin kısırdöngüsünü bir kez daha tescillemiş durumda. Her kulvarda “şampiyonluğa oynadığını” iddia eden ekonomi yönetimi, ne yazık ki küresel faiz ve enflasyon liglerinde de zirveyi kimseye bırakmıyor. Reel sektörü, KOBİ’leri ve üretimi felç etme pahasına politika faizini dünyanın en yüksek oranlarından biri olan %37’de tutmak zorunda kalan bu anlayış yüzünden, OECD ülkeleri arasındaki en yüksek enflasyona mahkûm kalmış durumdayız. Türkiye’deki enflasyon oranı; OECD ortalamasının yaklaşık 8 katına, sıralamada kendine en yakın ülke olan Kolombiya’nın ise tam 5 katına ulaşarak küresel ölçekte eşi benzeri görülmemiş bir sapmaya işaret ediyor. Hem dünyanın en pahalı finansman maliyetine katlanıp hem de OECD’nin açık ara enflasyon şampiyonu olmak, uygulanan programın teorik ve pratik iflasının en temiz başarısını gösteriyor.
KARARSIZLARI VE SANDIĞA GİTMEYENLERİ NE HAREKETE GEÇİRECEK?
Ekonomik hedeflerdeki bu derin inandırıcılık krizinin siyasi faturası ise GENAR’ın oy dağılımı tablosunda çok daha net bir biçimde okunuyor. Ham verilere bakıldığında seçmenin %16,2’sinin kararsız, %13,9’unun ise sandığa gitmeyeceğini belirtmesi; toplamda %30’u aşan devasa bir gri alanın oluştuğunu belgeliyor. İktidardan kopan veya mevcut programdan umudunu kesen milyonlarca yurttaş, muhalefet blokunda da aradığı güven çıpasını bulamadığı için siyasal alandan geri çekilme eğilimi gösteriyor. Belli ki ekonomi yönetimi sormuyor ama ben onlar adına yine sorumluluk alıp sorayım: Açlık sınırının kıyısında köşesinde yaşam mücadelesi verirken hedeflerin sürekli ötelendiğini gören, ekonomi yönetiminin kemer sıkma reçetesine güvenmediği gibi muhalefetin somut bir çıkış planı sunduğuna da ikna olmayan bu devasa kararsız ve küskün kitleyi yeniden sandığa götürecek motivasyon ne olacak?
SAYISAL DEZENFLASYON YETMEZ
Bu sessiz çoğunluğu bu pazar sandığa götürmek kolay değil. Reel gelirler eridi, asgari ücret ufalandı, emekli maaşları kuşa döndü. İstatistikteki birkaç puanlık düşüş bu devasa kara deliği kapatmaya maalesef ki yetmiyor. Dolayısıyla toplumu yeniden motive edecek formül vatandaşın cebine ve mutfağına doğrudan dokunan sahici, ezber bozan hamlelerde gizli.
İlk somut adım barınma cephesinden geldi. Murat Kurum’un açıkladığı, İstanbul başta olmak üzere dar gelirliye yönelik sosyal kiralık konut hamlesi, o meşhur fahiş kira prangasını kırmak adına kritik bir başlangıç. Finansman tarafında ise dengelerin acilen değişmesi şart. Yeni Şafak manşetinde haklı olarak sorgulandığı gibi; bankadaki döviz zengininin maipülasyonunun önüne geçilmeli, reel sektörü boğan yüksek faiz cenderesi dağıtılmalı, milyonlarca üretici işletme iflasın eşiğinden çekip alınmalıdır. Üçüncü ayak ise doğrudan sofraya ve çarşı-pazara uzanıyor. Akaryakıtta ÖTV ve KDV feragatiyle nakliye maliyetleri düşürülmeli, 81 ilde kurulacak “Cumhur Reyonu” ile market tekellerinin zincirleri kırılmalı ve Asya menşeli ithalata ek vergiler getirilerek yerli üretim Çin istilasına karşı korunmalıdır.
Reel sektörü, KOBİ’leri ve dar gelirliyi gözden çıkarıp sıcak paraya ve ranta adeta “faiz sana canım feda” anlayışıyla yaklaşan bir ekonomi politikasının varacağı yer ne istikrardır ne de sandıkta zafer. Üretim çarkları dururken, esnaf kepenk kapatırken ve mutfaktaki yangın her geçen gün büyürken ranta sunulan bu “fedakârlık”, günü geldiğinde siyaset kurumunun önüne telafisi imkânsız bir toplumsal ve siyasal fatura olarak konabilir.
Bizde iyilik iyidir, yaparsan.

