Toplumların büyük felaketler karşısındaki reflekslerinden biri yardımlaşmadır. Diğer bir refleksi ise bu felakete dair hikâyeyi kurmaktır. O hikâyede mutlaka bir kahraman vardır ve mutlaka bir suçlu vardır. Çünkü karmaşık gerçeklikler zihinleri yorar; insanlar büyük felaketleri birkaç isim üzerinden açıklamayı tercih eder.
6 Şubat depremlerinde Türkiye, tarihinin en büyük afetlerinden biriyle karşı karşıya kalmıştı. Aynı gün içinde meydana gelen iki büyük deprem, binlerce kilometrekareye yayılan bir yıkım, çöken ulaşım altyapısı, kış şartları, kapalı yollar... Böyle bir afet karşısında ilk saatlerde yaşanan gecikmeleri yalnızca devlet kapasitesiyle açıklamak mümkün değildi. Nitekim Cumhurbaşkanı Erdoğan da ilk iki günde istenilen müdahalenin yapılamadığını açıkça ifade etmiş ve vatandaşlardan helallik istemişti.
Ama o günlerde bile sahada yalnızca devlet yoktu. Türkiye’nin dört bir yanından yola çıkmış yüz binlerce gönüllü vardı. Yüzlerce sivil toplum kuruluşu vardı. İHH, Beşir Derneği, Diyanet Vakfı vardı. Vakıfların, cemaatlerin, tarikatların, belediyelerin, meslek örgütlerinin, ismini sayamayacağımız kadar çok gönüllü yapının oluşturduğu muazzam bir insani dayanışma ağı Türkiye’nin insani yardım ve dayanışma kapasitesinin ve gerçek kahramanlığının bir tezahürü olarak ortaya çıktı.
Fakat bütün bunlar bazı çevrelerin yazmak istediği hikâyeye uymuyordu. Çünkü onların ihtiyacı, devletle birlikte çalışan bir sivil toplum değil, devletin yerine geçecek bir “kurtarıcı” idi. Aslında biraz da enkazın altında devletin (yani Erdoğan’ın) kalması idi, onun yerine bir kurtarıcı beklentisi vardı. Ahbap tam tamına bu psikolojik ihtiyacın bir tezahürü olarak yaratıldı. Varsın bunu da Marx açıklasın. Yıllarca din konusundaki açıklamayı insanın kendi tanrısını yaratmak olarak açıklamaya alışık olan sol-sosyalist çevreler bile tam da o tarif ettikleri yolla kendi kurtarıcılarını yarattılar.
İşin enteresan tarafı Haluk Levent’in kendisinin bile defalarca bunu reddetmiş olmasıydı. “AFAD’la bizi nasıl karşılaştırabilirsiniz? Bizim otuz çalışanımız var, AFAD’ın yüz binlerce personeli var. Ben sahaya gittiğimde bakanlar da oradaydı» demişti bir seferinde.
İşin gerçeği de buydu, ama Ahbap, yüzlerce sivil toplum kuruluşundan sadece biriydi. Bugün “Hepimizi nasıl da kandırmış” diye onu satma yarışına girenlerin eseri oldu aslında. Sahtekarla tamahkar birbirini mıknatıs gibi çeker ne de olsa. Ahbap’ın ve Haluk Levent’in sebebi Erdoğan’dan ucuz yolla kurtulma tamahkarlığından başkası değildi.
Bir kahramanı oluşturmak için bir kötü adam da lazımdı. Mutlak suçlu. Hikayedeki olağan suçlu devleti, yani Erdoğan’ı doğrudan temsil eden Kızılay’dı. O yüzden aynı olayda Kızılay hakkında oluşturulan algı ile Ahbap hakkında oluşturulan algı birbirinin aynadaki aksi gibiydi.
Kızılay Başkanı Kerem Kınık ismi, 6 Şubat depremlerinden sonra Ahbap Derneği’ne çadır satışı tartışmalarıyla birlikte kamuoyunda büyük bir tepkinin odağı hâline geldi. O günlerde Kızılay’ın iştiraki üzerinden Ahbap’a çadır satılması bir anda depremin kendisinden daha sarsıcı bir olay olarak gündeme geldi.
Oysa yapılan işlemde ne bir yolsuzluk ne bir usulsüzlük ne de depremzedelere ulaştırılması gereken bir hizmetin aksaması vardı. Haberi “deprem esnasında vatandaş çadır beklerken Kızılay’ın çadır satması” başlığı altında verildiğinde çok vahim oluyordu, ama tabii ki olay bu kadar basit değildi. Buna rağmen haberin bu şekilde aksetme ihtimaline karşılık Kerem Kınık’ın TBMM Araştırma Komisyonu’nda, söz konusu satışın doğrudan kendi bilgisiyle yapılmamış olduğunu söylemesi bir fayda edemezdi. “Bana sorulsaydı bu satışı yapmazdık; kendi lojistik imkânlarımızla çadırları biz ulaştırırdık” demesi de. Oysa satılan çadırlar sonuçta yine depremzedelerin kullanımına ulaşmış oluyordu. Kızılay’ın tam da bu işler için kurduğu şirketin çalışma mantığı buydu ve bunda sonuçta maksimum kamu faydası oluşuyordu. Çamur gibi yapışmış algıları tamamen ortadan kaldıramayan bu açıklamalar hiç değilse olayın kamuoyunda sunulduğu kadar basit olmadığını göstermeye yetiyordu.
Bu işin can alıcı noktası birilerinin psikolojik ihtiyaçlarına bir kurtarıcı kahraman olarak cevap vermek üzere üretilen Ahbap ve Haluk Levent figürünün gerektirdiği sembolik kötü ve suçlu kurban rolünün Kerem Kınık’a acımasızca yüklenmiş olmasıdır.
Kızılay bütün felaketin sembolik suçlusu hâline getirildi. Ahbap ise bütün başarının sembolik sahibi. Aynı Kızılay veya ait olduğu devletin deprem esnasında sergilediği olağanüstü başarılar, sonrasında depremzedelerin yaralarını sarma konusunda sergilenen dünyada örneğine rastlanamayacak hız ve kapasite birilerince görülmedi bile. 2 yıl içinde 455 bin konut yapıp depremzedelere teslim etmek bugün dünyanın hiçbir devletinin başarabileceği bir şey değil. Bunun Haluk Levent’ten bir psikolojik ihtiyaç olarak kurtarıcı kahraman yaratan çevrelerin hayallerinde nasıl bir yıkıma yol açmasını beklersiniz? Hani gökten mucizeler yağsa, yine de…
Aslında Haluk Levent’in kurtarıcılığı gerçekliğe ne kadar tekabül ediyorduysa Kerem Kınık’ın suçluluğu da o kadar gerçekçiydi ve ne yazık ki bu suçun cezasını sadece kendisine değil hasbelkader bir kazaya karışan kızına acımasızca çektirdiler.
Elbette trafik kazaları acıdır. Bir insanın hayatını kaybettiği her olay hepimizi üzer. Bu tür hadiselerde hayatını kaybedenlerin yakınlarının acısını anlamak ve paylaşmak insanlığın gereğidir. Ancak hukuk, acının diliyle değil, delillerin diliyle konuşur. Mahkemelerin görevi toplumsal vicdanı tatmin etmek değil, adaleti tesis etmektir.
Kamuoyuna yansıyan kamera kayıtları ve teknik analizler, Fatıma Zehra Kınık’ın kavşağa geldiğinde durduğunu, trafiği kontrol ettiğini ve kendisine yol veren aracın ardından hareket ettiğini açıkça gösteriyordu. Aynı analizler, motosikletin görüşü kapatan minibüsün arkasından hızla çıktığını ve görünür hâle geldikten sonra çarpışmaya kadar yalnızca yaklaşık 1,5 saniyelik bir zaman bulunduğunu ortaya koyuyor. Trafik güvenliği literatüründe kabul edilen algılama-tepki süreleri dikkate alındığında, bu sürenin makul bir sürücünün tehlikeyi fark edip fren yapması için yeterli olmayabileceği yönünde ciddi teknik değerlendirmeler bulunmaktadır.
Bu değerlendirmeler elbette nihai hukukî hükmün yerini tutmaz. Ancak en azından şunu gösterir: Olay, ilk anda sosyal medyada sunulduğu kadar açık ve tartışmasız değildir. Üzerinde ciddi biçimde durulması gereken teknik ve hukukî boyutları vardır. (Olayla ilgili bütün detaylar, farklı açılardan kamera görüntüleri ve teknik analizler https://kazaanaliz.com/fzkd.html sitesinde yer alıyor).
Buna rağmen daha soruşturmanın ilk günlerinden itibaren sosyal medyada sanığın değil, soyadının yargılandığına şahit olduk.
Normal şartlarda benzer trafik kazalarının önemli bir kısmında, özellikle kaçma şüphesi bulunmayan, deliller toplanmış ve tarafların uzlaşma iradesi ortaya koyduğu durumlarda tutuksuz yargılama esastır. Mahkemenin kusur oranını belirlerken olayın bütün teknik boyutlarını ayrıntılı biçimde değerlendirmesi beklenir. Oysa bu dosyada sözümona kamuoyu baskısı, daha ilk günden itibaren hukuki tartışmanın önüne geçti. Bir trafik kazası dosyası olmaktan çıktı; Kerem Kınık’a yönelik toplumsal öfkenin devamı hâline geldi.
Ancak burada dikkat çekici olan yalnızca sosyal medyanın acımasızlığı değildir. Asıl dikkat çekici olan, yargının bu baskıdan ne ölçüde etkilenmiş olabileceğine ilişkin oluşan güçlü kanaattir. Çünkü hukuk, popüler öfkeyi tatmin etmek için kullanılmaya başlandığında artık adalet üretmez. Linçe hukukun katılımını üretir. Ne yazık ki, Kerem Kınık’ın kızı için sürecin sonunda verilen kararda adli etkenlerden ziyade nasıl çalıştığı artık çok malum olan bu toplumsal algı ve öfke belirleyici oldu ve Zehra hapse mahkûm oldu. Şu anda sessizce infaz ediliyor.
Belki bugün ne Kerem Kınık’ın ne de kızı Fatıma Zehra’nın uğradıkları haksızlığı telafi etmek mümkün değildir. Ama en azından bu ülkede vicdan sahibi insanların, onlara yapılanın hukuk adına değil, öfke adına verilmiş bir hüküm olabileceğini görmeleri mümkündür. Adalet bazen mahkeme kararlarından sonra başlar; insanlar hakikati yeniden düşünmeye cesaret ettiğinde.


Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.