Kim kiminle nerede ve nasıl karşılaşır? Uzun bir zamandır bu sorunun cevabı için gündelik hayatın değişik sahnelerinden ip ucu yakalamaya uğraşıyor, hafızanın mihmandarlığında dün ile günü birbiriyle bütünlemeye çalışıyorum. Daimî okuyucularım biliyor, benim derdim değişende değişmeyenin, değişmiyor zannettiğimizde değişenin ne olduğu üzerine dikkat kesilmek.
Aynı resme bakarken bazılarımızın “Her şey çok değişti” demesine, diğerlerinin “Pek de bir şey değişmedi, dünya kurulduğundan beri zaten her şey böyleydi” diye karşı çıkmasına sebep olan ve her iki kesimin de kendisini sonuna kadar haklı idrak etmesinin önünde engel teşkil eden şeyin, değişen ve değişmeyenin ritmini aynı anda göremeyişimiz olduğunu düşünüyorum.
Gündelik hayatın ritmi üzerine düşünmek önemlidir. Psikolojiden sosyolojiye ekonomiden siyasete, dinî ve ahlaki meselelerin ortaya konulma biçimine kadar, yani insanla ilgili her şey ritim ile yakından alakalıdır.
Hatırlayınız, Cenab-ı Allah yüce kitabında bizim ritmi yakalamamız için hem kıssaları tekrar tekrar anlatır hem de dünyanın düzeninin bütünlüğünü tefekkür etmemizi sağlayan tekrarları, gece ile gündüzün, hayat ile ölümün birbiri ardınca gelişini, yaratılıştaki hikmeti kavramamız için tekrar tekrar hatırlatır.
Huzur, esasında bizim rutindeki ritmi yakalamamız ile yakından alakalıdır.
Karşılaşma bahisleri için, rutin ve ritim dengesini lütfen zihninizde kayıtlı tutun.
Suat Derviş’in ailesi ve Suat Derviş’in romanlarını birkaç hafta boyunca Cuma günleri konuşacağız inşallah.
Suat Derviş’in ecdadı, bir ambarı bir buğday tanesi üzerinden tasvir etmek için son derece zengin.
Suat Derviş’in baba dedesi Mehmet Emin Derviş Paşa (1817-1879) Eyüplü bir imamın oğlu. Modern bilimin Osmanlı’ya girişinde, kurumsallaşmasında kurucu bir role sahip.
1829’da Mühendishane-i Berri’i Hümayun’a gidi. Başarılı bir öğrenciliğin ardından Avrupa’ya gönderildi ve orada maden mühendisliği ve kimya dalında eğitim aldı.
Yurda döndüğünde Mekteb-i Harbiye’de hocalık yaptı ve askeri görevlerde bulundu. Müşir (mareşal) unvanı aldı.
1848 yılında kaleme aldığı Usul-i Kimya, basılan ilk Türkçe kimya ders kitabıdır.
1863’te henüz kurulma aşamasındaki Darülfünun’da halka açık halk derslerinin ilkini vererek elektrik ve fizik deneyleri sergiledi.
Karşılaşmalar bahsine Mehmet Emin Derviş Paşa’nın bir görüşte vurulduğu Kafkas güzelinin hikayesi ile başlayalım. Ki bu güzel, Suat Derviş’in babaannesi olacak, babaanne oğul İsmail’i dünyaya getirirken vefat edecek, öksüz büyüyen İsmail başka anneler doğum sırasında ölmesin diye kendini kadın doğum uzmanı olmaktan mesul hissedecektir. Babasının Osmanlı’nın ilk kimya kitabını yazması gibi o da kendi hayatı üzerinden bir ilk olacak, Türkiye’nin ilk kadın doğum mütehassısı olarak adını tıp tarihine yazdıracaktır.
Bu yazının konusu, kim kimi nerede görür ve nasıl evlenir teması üzerinden ilerlesin o vakit.
Liz Behmoaras’ın Suat Derviş biyografisinden öğrendiğimize göre, Müşir Mehmet Emin Derviş Paşa, Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın kızı Prenses Zeynep ile evli olan Yusuf Kâmil Paşa’nın Bebek’teki yalısına davetlidir.
Burada kocaman bir parantez açalım: Türkiye’nin ilk kadın doğum hastanesi olan Zeynep Kâmil Hastanesi, yukarıda adı geçen prensesten alıyor ismini. Eşi Yusuf Kâmil Paşa ile yaşadıkları dillere destan aşk, birbiri için her türlü fedakarlığı göze alan bir evlilik hikayesi sunar.
Suat Derviş’in baba dedesi Müşir Derviş Mehmet Emin Paşa davetli olduğu o yemekte rakkaselerden birine gönlünü kaptırır. Bu esnada evlidir, çocukları vardır. 12-13 yaşlarındaki Çerkez kız, “musiki ve raksın ta kendisi” olarak Müşir Derviş Paşa’nın aklını almış, Paşa rakkaseyi Sadrazamdan kendisine satmasını isteyecek kadar gözünü karartmıştır. Sadrazamlar kölelerin satmaz. Ancak hediye eder. Adı Şevkidil olan rakkase, Derviş Paşa’ya hediye edilir. Eyüplü imamın oğlu, arkasında bıraktığı onca başarıya rağmen kendisinden kırk yaş küçük bir rakkaseyi Moda’daki konağına getirmekte hiçbir sakınca görmez. O Derviş Paşa ki 1846 yılında padişahın huzurunda hidrojenle dolu bir balonu uçurmasıyla Mirliva rütbesini almıştır.
İki eşine, iki odalığına ve on dört çocuğuna rağmen Paşa, rakkase Şevkidil’i nikahlar. Şevkidil ikinci evladını, yani İsmail Vehbi’yi dünyaya getirirken 1873 yılında ömrünü tamamlar.
Kendisini dünyaya getirirken ölen annesinin, ardından henüz beş yaşında iken babasının ani ölümü ile İsmail ve ağabeyi yetim ve öksüz kalırlar.
Müşir Derviş Paşa hayata veda ettiğinde ardında on altı çocuk bırakır. İsmail’e ve kendisinden iki yaş büyük olan ağabeyi Tevfik’e baba bir anne ayrı ablaları Feride Hanım bakacaktır. Feride Hanım şair Abdülhak Hamit’in kardeşi Abdülhak Nasuhi Bey ile evlidir.
Tam burada Hıfzı Topuz’un Meyyale romanını anmak gerekiyor. Topuz, İstanbul’un önde gelen ailelerinin birbiriyle evlenerek oluşturduğu kapalı toplumsal yapıyı, sülale ilişkilerini anlatır Meyyale romanında.
1998 yılında yayımlanan Meyyale romanı Hıfzı Topuz’un kendi anneannesi Meyyale’nin gerçek yaşamından yola çıkılarak yazılmış otobiyografik nehir romandır. Yazar romanında, Tanzimat ve Meşrutiyet dönemlerinde İstanbul aristokrat ailelerinin -saray mensupları, müşirler, nazırlar ve paşa aileleri- mülkleri ve unvanları dağılmasın diye sürekli kendi aralarında (kuzen, paşa çocukları ve saray mensuplarıyla) evlendiklerini anlatır.
Dr. İsmail Derviş’in babası ile annesi, seyreden erkek ve dans eden kadın olarak bir konakta karşılaşmıştı. Peki İsmail Derviş eşi ile nerede nasıl karşılaşmıştı?
Öksüz ve yetim büyüyen genç doktora muhtemeldir ki ablası, kardeşinin seveceği bir kızı arayıp bulmuştur.
Türkiye’nin ilk kadın doktorunun oldukça modern bir genç kızla görücü usulü evlenişine haftaya devam edelim inşallah.
Meraklısı için notlar:
1-Pandemiden bu yana pek çok konuda atölyeler düzenleniyor. Benden de atölye talebinden bulunanlar, podcast yapmamızı isteyenler oldu.
Esasında yazılarımın daimî takipçileri için burada yayımladığım metinler bir atölye vazifesi görüyor.
Nitekim İstanbul dışında yaşayan okuyucularım okuma grupları üzerinden metinleri tartışıyor. Mesela Yeni Hayatın Yeni Kadınları kitabı çok değişik mecralarda atölye çalışması olarak okundu, tartışıldı. Şimdi o gruplardan salı ve cuma günleri yayımladığım yazıları okuyup tartıştıklarına dair haberler alıyorum. Bu grupların şöyle bir talebi oldu: Keşke merkeze aldığınız romanları, kitapları bize daha önce liste olarak verseniz.
Üzerine yazmayı düşündüğüm romanların bir listesini vermekten ziyade bir sonraki hafta hangi roman üzerinden dün ile günü bütünlemeye çalışacağımı söyleyebilirim. Mesela gelecek cuma Suat Derviş’in Kendine Tapan Kadın romanı üzerinden günümüz dijital kültürünü ve güzellik anlayışını merkeze alacağım inşallah.
2-Yazıyı gazeteye göndermeden önce bir arkadaşımdan okumasını istedim. Başım döndü, aşırı yoğun bir metin, dedi. “Metin yoğun değil, seni yoran ilişkiler ağı” dedim. “Evet”, dedi. Arkadaşım genç. Dedim ki, “Sen bunların kıymetini bilmezsin tabi. Biz gençliğimizde “boyalı basın”da çıkan vefat ilanlarını keser, kim kiminle dünür, kim kimin teyzesi, halası, eniştesi, dayısı, iz sürerdik.”
Sana söylüyorum kızım sen işit gelinim olarak kabul edebilirsiniz yukarıdaki izahı.

