Batılılar, kendilerini, “negativite” ve onun dolayımında üretilen “öteki” üzerinden kurarlar.
KÜLTÜR DURUMU
“Negativite”, olumsuzlamak demektir, inkâr etmek, reddetmek.
Kendi dışındakini kabul etmemek.
Kendi dışındakine hayat hakkı tanınmamak.
Kendine ayrıcalık tanımak.
Kendini merkeze yerleştirmek, diğerlerini kendine bağlamak, kendine bağımlı kılmak.
Diğerlerinin de bir kendi’leri olduğu hakikatine erememek.
Kendini hakikat zannetmek haddizâtında, haddini de zâtını da aşarak!
Kültür durumu, böyle bir dışlayıcılık, ben-merkezcilik, bencillik biçimi üretiyor, normalleştiriyor bunu. Kültür, bir şeyler inşa etmek, “yaratmak”, ortaya koymak olduğu için, insan kendini bir şey zannediyor, zamanla tek şey olarak vehmediyor, tanrılaştırıyor. Ve dünyaya nizam vermeye kalkışıyor.
Aslında bu hâlet-i ruhiye, bir kendi olamamanın, hatta bir kendinin olmamasının sonucu.
Kendini, kendi üzerinden değil hep öteki üzerinden, üstelik “kötü öteki”, şeytanlaştırılan, aşağılanan öteki üzerinden tarif ediyor. Kendini ancak böyle meşrûlaştırıyor. Demek ki, kendisinin meşrû olmadığına dair bir algı, belki de bir bilinç var şuuraltında.
Kendini kendi üzerinden değil de, öteki üzerinden tanımlamak bir eksikliğe işaret eder. Lacan’ın “eksiklik” kavramı izah etmeye yetmez bunu. Daha derinlikli, daha ontolojik, felsefì bir eksiklik durumu sözkousuduru burada. Eksiklik eksik kalır bu durumu izah etmeye, bir yokluğa işaret eder. Bir kendinin olmayışına. Kendini başkası üzerinden, üstelik de en kötü başkası üzerinden kendini aklamaya delalet eder.
Bir insan kendini neden aklama ihtiyacı hisseder ki?
Soru bu işte!
Batılıların kimliği de, kişiliği de kurmacadır. Kurulmuştur, inşa edilmiştir. Kültür durumu’na geçtikleri için kurmacadır. Kültür, plastiktir, kurmacadır, yapaydır.
Doğa durumundan çıkıp kültür durumu’na geçtikleri için yapaydır Batılıların kimlikleri de, kişilikleri de.
DOĞA DURUMU
Doğa durumu’nu koruyarak kültür durumu’na ulaşmak mümkün değil mi?
Elbette mümkün.
Pür kültür durumu da, pür doğa durumu da fıtrata, yaratılışta varedilen yaratılmışlık durumu’na aykırıdır.
Doğa durumu’ndaki insan, yaratılmışlık durumu’nun yani fıtratının şuurunda olmayabilir.
Kültür durumu’nda olan insan, “yaratan”, üreten, icat eden, inşa eden konumuna geçtiği için, plastikleşir, bütün zihin yapısı da, duyuş ve davranış biçimleri de plastikleşir, yapaylaşır, yüzeyde kalır, fıtratla irtibatını koparır, fıtratını yitirir.
İnsan, doğa durumu’nun “şuursuzluğundan” ve kültür durumu’nun “sahte-yapay-şuur”undan kurtulamaz mı peki?
İnsan, doğa-durumu ile kültür durumu arasında sıkışıp kalmış, çaresiz bir varlık mıdır?
Elbette ki, değil.
Ama insan, kültür durumunu, o kadar abartttı, kendini o kadar abartılı bir şekilde bütün dünyadan, varlıktan kopardı, koparıp attı ki, şu an sipsivri ortada kaldı.
Yapayalnız…
Denizin ortasında…
Esen rüzgârların önünde sürüklenip duruyor sadece…
HAKİKAT DURUMU
İnsanlığın varoluş serüveninde doğa durumu ile kültür durumu’nun dışında, insanın durup kendini dinleyeceği, kendini bileceği, kendini bulacağı, sözün özü, kendi olacağı bir başka durum, duruş, varoluş biçimi yok mu?
Olmaz olur mu?
Hakikat durumu ya da Hakikat duruşu diyebiliriz buna.
Hakikate değme, hakikati bilme, hakikatle yaşama, hakikatli yaşama, hakikati yaşama hâli bu.
Bu hâl Müslümanlarda var yalnızca. Bu hâlin yalnızca Müslümanlarda olabileceğini Gazze, Gazzeli Müslümanlar ispat ettiler bütün dünya âleme.
Hakikate değme, hakikati bilme, hakikatle yaşama, hakikatli yaşama, hakikati yaşama hâli ne demek peki?
Sahiciliği, sahihliği yitirmemek demek.
Eşyanın özüne nüfûz edebilmek demek.
Eşyanın hakikatini solumak demek.
Yapaylığa, sahteliğe, yalana, ayartıya aldanmamak, yenik düşmemek.
Daima hakikatin izini sürmek, hakikatin hakikatli çocuğu olmak demek.
Post-Hakikat Çağı’nda hakikat olmak demek.
Zor ama imkânsız değil.
Selâm olsun, zora talip olan hakikatin hakikatli çocuklarına…
Vesselâm.

