“Bir şey hakkında hüküm vermek, onu tasavvur etmenin fer’idir” kaidesi hepimizin hayatında bir şekilde tezahür eden hakikatlerdendir. Karşılaştığımız bir vakıa, durum, kanaat… üzerine fikir yürütürken, yorum yaparken yaşadığımız ihtilaflar hep bu kaide üzerine döner. Herhangi bir şey hakkında verdiğimiz hüküm, o şeyi nasıl algıladığımıza bağlı olarak şekillenir ve bu sebeple o şeyi bizden farklı algılayan biriyle o şey üzerine konuşurken görüş ayrılıklarımızın olması kaçınılmazdır.
Sözü, içinde yaşadığımız çağın niteliği hakkında doğru tesbitlerde bulunmanın yolunun, onu doğru tarif etmekten geçtiğine getirmek için bu girişi yaptım. Şuna kimse itiraz etmez zannederim: “Modern çağ” diye ifade ettiğimiz durum, önceki zamanlardan hemen her şeyiyle farklıdır. Sadece kullandığımız araç-gereç ya da her seferinde bizi farklı hayretlere sevk eden teknolojk sıçramalar bakımından değil, eşya ve olaylar hakkındaki değerlendirme farklılıkları bakımından da böyle.
Zaman algımız bizim irademizin dışında parçalanmış ve kategorize edilmiş durumda. Modern dönem öncesine (ki “geleneksel zamanlar” deniyor) ait kabul edilen kavram, kurum, fikir ve pratiklerin “son kullanım tarihi geçmiş şeyler” olarak görülmesi de bu durumun bir yansıması.
İşte bu sebeple modernleşmiş insanın en temel hususiyeti, “çağını, dolayısıyla kendisini mutlaklaştırması”dır. Bu çerçevede insanoğlunun tarih sahnesine çıktığı zamandan modern döneme kadarki tarih kesiti ile modern dönem arasında bir karşılaştırma yapacak olsak kabaca şöyle diyeceğiz: Modernite öncesi dönemler: “geri, ilkel, az gelişmiş, kıymet vermeye değmez, dönemini doldurmuş”, modern dönem: “ileri, gelişmiş, kıymetli, vazgeçilmez.” Bu tasnif sadece teknoloji ve araç-gereç bağlamında değil, aynı zamanda “insanî vasıflar” bağlamında da kendisini dayatır.
O halde temel soruyu soralım: Bu tasnifi “doğru” kılan nedir? Bu sorunun en geçerli cevabı: «İlerlemeci tarih anlayışı”dır!
Bu anlayış bize diyor ki: Evrim sürecinin son aşamasında şempanzeden ya da onunla ortak bir atadan evrilerek (!) mevcut forma ulaşan insanın “gelişim süreci” sadece biyolojik zeminde gerçekleşmedi; insan sosyolojik olarak da gelişmesine devam ederek bugünkü duruma ulaştı. Zira tarih, sürekli ilerleyen/yukarıya doğru seyreden bir süreçtır. İşte modern insanın kendi tarihsel ve sosyo-kültürel durumunu mutlaklaştırmasının altında yatan en önemli motivasyon budur.
Fukuyama’nın “Tarihin Sonu” tezi tam da bunu dile getiriyordu. “Tarih” sürekli ilerleme sürecini ifade ettiği ve Batılı toplumlar da bu sürecin sonuna geldiği için onlar bakımından tarih bitmiştir; bundan sonraki süreç onlar için “yatay” seyredecektir! Diğer toplumlar da “hedef”i yakalamak adına Batılı toplumların geçirdiği süreçleri geçirecekler; bir noktadan sonra onlar için de tarih bitecektir. Yukarıda değindiğim “mutlaklaştırma”nın teorik temellerinden birini bu tezin oluşturduğunu söylemek yanlış olmayacaktır..
Peki müslümanlar açısından durum nedir?
Malumdur ki dünya hayatı, vakti zamanı geldiğinde “kıyamet” dediğimiz finalle sona erecek ve arkasından ebedî hayat başlayacak. İnsanlık olarak döne devrile bu mutlak hakikate doğru gidiyoruz. İşte bu, «zamanın sonu», yani «ahir zaman”dır!
Efendimiz (s.a.v) bu mutlak final konusunda azımsanamayacak kemiyette uyarılarda bulunmuş, onun özelliklerine dair detaylı haberler vermiştir. Söz konusu Nebevî ihbârâtın önümüze koyduğu birkaç önemli nokta şunlardır:
Bilim ve teknolojide çığır açıcı gelişmeler yaşanacak1, ancak ahlak tefessüh edecek.2
Helal haram hassasiyeti azalacak.3
İlim (“bilim” değil) azalacak, cehalet artacak.4
Ortam cahillere kalacak, insanlara onlar fetva verecek.5
Emr-i ma’ruf nehy-i münker terk edilecek.6
Bunlar ve –ahir zaman hadislerinde gördüğümüz– benzeri durumların günümüzde aynıyla yaşandığı konusunda zannederim farklı düşünen olmaz. Meseleye bu açıdan bakınca manzaranın 180 derece değişeceği aşikâr.
Müslümanlar olarak modern zamanları bir de bu noktadan değerlendirmek zorundayız. Yukarıda örnek kabilinden zikrettiğim vakıaların yaşanması “olumlu” olarak tavsif edilemeyeceğine göre, “modern çağı nitelerken hangi tabirleri kullanmak daha doğru olur?” sorusu üzerinde ciddi olarak düşünmek mükellefiyetindeyiz. Yani “ahir zaman” tasavvurumuz doğru olmalı ki, onun hakkında vereceğimiz hüküm de doğru olsun değil mi?
Hayırlı cumalar…

