Görünüyorum öyleyse yokum: Etkileşim avcılığı ve hissizleşme
04:00, 04/08/2026, SalıG: Güncelleme: 07:41, 04/08/2026, Salı
Yeni Şafak

İllustrasyon: Cemile Ağaç Yıldırım
Teşhiri bir hüner sayan modern insan, “Ben ahlaka tabi değilim” yanılgısıyla ahlakı yeniden biçimlendirmeye çalışmakta fakat manasız bir öz güvenle kendi varlığının içini boşaltmaktadır. Göründükçe anlamını yitiren bir hal…
Yekta Şirin - Metin Yazarı
Gençlerin tutum ve davranışlarından şikâyet etmek yeni bir durum değildir. Kimileri bu eleştirileri fazla indirgemeci bulur, çatışmanın kuşak farkından kaynaklandığını söyler; Aristo’dan Sümer tabletlerine uzanan benzer yakınmaları örnek gösterir. Peki mesele yalnızca kuşak farkıysa, ortada önemsenmeyecek bir sorun olduğu söylenebilir mi? Buna ne evet ne hayır demek kolaydır. Çünkü insanların bir konudan şikâyetçi olmasının çoğu zaman tek bir nedeni yoktur; önemli olan gerekçelere odaklanıp bunları anlamaya çalışmaktır.
TOPLUMSAL HUZURUN TEMİNATI: HUKUK VE AHLAK
Toplumun bir kesiminin asla kabul etmeyeceği bir davranış başkaları için nasıl oluyor da kabul edilebilir görünür? Bunun en temel sebebi toplum dediğimiz mekanizmanın tek tip olmayışıdır. Aynı toplumda birbirinden farklı ahlaki ve kültürel değerlere, deneyimlere ve kimliklere sahip bireyler/gruplar yer alır. Hatta kişisel/toplumsal çıkar farklılıkları da önemli bir etkendir. Son zamanlarda geleneksel ve sosyal medyanın da belirleyiciliğini unutmamak gerekir. Bu sebeple aynı olaya farklı anlamlar yüklenmesi doğal bir durumdur. Öyle ki yine farklı toplumsal kesimler tepkilerinde benzeşebilir; çeşitlilik her zaman için bir ayrışma nedeni olmayabilir. Hukuk ve ahlakın belirleyiciliği tam da böylesi bir durum da anlam kazanır.
Bir toplumda farklı inanç, kültür ve ideolojilerin barış içinde var olabilmesini sağlayan temel unsurlar hukuk ve ahlaktır. Hukuk, herkesin uyacağı ortak kuralları belirleyip hak ve özgürlükleri güvence altına alır. Ahlak ise içsel bir motivasyonla bireylere doğru, adil ve dürüst olmalarını sağlayacak bir bilinç kazandırır. Bu iki değerin güçlü bir şekilde canlılığını muhafaza etmesi toplumsal huzurun asli teminatıdır.
GELENEĞİN MUHAFAZASI YENİLİĞE KARŞI OLMAYI MI GEREKTİRİR?
Ancak bazen bu değerleri koruma refleksi statükocu yaklaşıma dönüşerek, değişimin önünde bir engele ya da yeniliğe karşı menfi bir tutum sergilemeye de yol açabilir. İşte burada modernlikle gelenek arasında bir çatışma doğması kaçınılmazdır. Bu iki tutum arasında gerilim oluşmasının temel gerekçesi, değişimin şiddetinin ya da içeriğinin farklı toplum kesimleri açısından aynı şekilde hissedilmemesidir. Toplumun bir kısmı geleneğin muhafazasını ontolojik bir zorunluluk olarak kabul ederken diğer bir kesim geleneğin güncel ihtiyaçları karşılamakta yetersiz olduğunu ve değişmesi gerektiğini savunur. Oysa sağlıklı ve dünyaya karşı iddiası olan bir toplum burada ikisinden birini seçmek zorunluluğu göstermemelidir. Çünkü yüzyıllar sonunda oluşan kültürel birikim ve ortak değerler topluma süreklilik kazandırır. Değişen koşullara, çağın gereklerine uygun değişimler de aynı şekilde bütünlüğü ve toplum olma vasfını güçlendirir. Dolayısıyla değerli olan her ikisini birlikte yapabilmektir.
Toplumsal normlardaki değişkenliğin bir savrulmaya sebep olmayacak şekilde kontrol altında gerçekleşmesi, bu açıdan bakıldığında doğal bir süreçtir. Burada aslolan geçmişten bugüne toplumun varoluşsal kimliğini muhafaza edip değişimi yönetebilmesidir. Bu açıdan içinde bulunduğumuz dönemde özellikle bilişim alanındaki gelişmelerin toplumu tehdit eden bir boyuta ulaştığı dillendirilmektedir. Kimileri bu yenilikleri kaçınılmaz olarak karşılarken başkaları ise süreci bir kriz olarak nitelendirmektedir. Yukarıda bahsettiğimiz gibi toplum yine iki farklı tepkinin tarafı haline gelmiştir.
MAHREMİYETİN İHLALİ
Dijital yenilikler yaşamı kolaylaştıran imkanlar sunmaktadır. Fakat bunun yanı sıra yapay zekâ uygulamaları, sosyal medya içerikleri, bilgiye hızlı ulaşım adına internet kullanımı tüm dünyada ciddi bir tehlike olarak değerlendirmektedir. Gerçek olmayan bilgilerle yapılan manipülasyonlar, bilgi kirliliği, farklı devletlerin başka bir devletin seçimlerine etki etmesi, dolandırıcılık, sanal oyunlar, kumar gibi etkenler siyasal bağımsızlığı, kültürel kimlikleri ve toplumsal huzuru bozucu sonuçlar doğurmaktadır. Ayrıca bugün sosyal medyanın insanların hayatında yol açtığı en büyük sorunlardan biri de mahremiyetin ortadan kalkması olmuştur.
Örneğin, sosyal medyada insanların kendi yaşamlarını paylaşırken hiçbir sınır gözetmemesi neredeyse kendini ifade etmenin, yeni bir kimlik kurmanın doğal bir şekli haline geldi. Bir insanın en özel anını, evini hatta yatak odasını, banyosunu, yediğini, içtiğini, lüks paylaşımını, ailesini paylaşması ahlaki, psikolojik ve ekonomik olarak ciddi sorunlara yol açmaktadır. Ahlaki açıdan özel yaşamın gizliliği ortadan kalkmakta, çocukların mahremiyeti ihlal edilmektedir. Toplumsal değerler aşındırılmaktadır.
DÜŞÜNCE VE DAVRANIŞLARIMIZ YÖNLENDİRİLİYOR
Ekonomik açıdan ise gereksiz tüketim, lüks yaşamlar, pahalı eşyalar ve müsriflik sıradan bir hal almaktadır. Sosyal medyada görülenler gibi bir yaşama sahip olmak için para kazanma adına her türlü çabaya ve yasal olmayan yollara başvurulur. İnsanlar kendi ekonomik durumunu zorlayan bir harcama yaparak ekonomik sıkıntı yaşarlar.
Dolandırıcılık başta olmak üzere farklı güvenlik riskleri de bu bağlamda başka bir sorundur. Ayrıca dijital ortamdaki tüm verilerin büyük şirketler tarafından işlenmesi sonucunda tüketici davranışları kolay yönlendirilir hale geliyor. Hem bireysel özgürlük hem de ulusal bağımsızlık ciddi tehlike altında. Dijital platformlardaki en önemli krizlerden biri de psikolojik açıdan bireylere zarar vermesi. Kişinin kendisini dijital ortamlarda tanık olduğu başkalarına ait yaşamlarla mukayese etmesi korkutucu boyuta ulaşmış durumda. Bu durum kişisel mutsuzluğu ve kaygıyı arttırırken, kişinin kendi öz saygısını kaybetmesini tetikliyor. Gerçek olanla sanal arasındaki mesafe açılırken gerçek yaşamdan ziyade sanal hayat önem kazanıyor. Kullanıcılar samimi hislerini paylaşmak yerine daha dikkat çekmeye dönük tutumlar takınıyor. Daha fazla beğenilmek, onaylanmak, ilgi görmek, konuşulmak adına narsist bir kişilik ortaya çıkıyor. Daha fazla dikkat çekmek adına provakatif içerikler üretiliyor. Hakaret etme, anlamsız bir takım meydan okumalar, küçük düşürücü yorumlar, asılsız iddiaları gündeme taşımak sosyal medyada fazla etkileşim elde etmenin kuralı haline geliyor.
Kişinin kendi düşüncesini fazla idealize etmesi, farklı görüşlere karşı tahammülsüzlüğü ve keskinliği doğuruyor. Fakat kişinin kendi düşüncesini mutlak hakikat olarak görüp farklı fikirlere karşı hoşgörüsüz yaklaşımı sağlıklı bir tutum değildir. Herkes kendini haklı ötekini haksız şeklinde değerlendirdiğinde ortada bir iletişim kalmaz. Böyle bir ortamda empati zayıflayacağı gibi kibirli ve benmerkezci yaklaşımlar öne çıkar. Unutmamak gerekir ki toplumun bir arada huzurlu bir şekilde yaşaması karşılıklı saygıyı, iletişimi ve dürüstlüğü zorunlu kılar. Bu açıdan sosyal medyada daha fazla ilgi çekmek adına toplumsal değerlerin ve ahlakın zedelenmesi din, dil, ırk, ideoloji gözetmeksizin herkese ve topluma ciddi zarar verir. Sağlıklı bir toplumsal işleyiş açısından dijital mecralardaki huzur bozucu ve ahlakı zayıflatan içeriklerin normalleştirilmesi bugün dünyanın dört bir yanında ciddi bir tehlike olarak ele alınmaktadır.
TOPLUMSAL HİSSİZLEŞME
Burada asıl önemsenmesi gereken bir diğer husus ise olumsuz olan içeriklerin sık sık paylaşılmasının zamanla normalleşmeye ve toplumsal hissizleşmeye yol açmasıdır. Sosyal medyada sıradan gibi görünen bu küçük normalleşmeler, insanlığın vicdanında derin yaralara yol açan büyük körlüklerin de habercisi olabilir. Nitekim Hannah Arendt, Nazi Almanyası’nda yaşananları incelediğinde toplumun büyük adaletsizlikleri normalleştirmesini kitleye uyumla tanımlamış; insanların vahşi oldukları için değil düşünmeyi ve eleştirel yaklaşımları bıraktıklarında yaşananları normalleştirebileceğinden söz etmişti. Dün Nazi Almanyası’nda zulme uğrayan bir toplumun bugün Gazze’de aynı zulmün uygulayıcısı haline gelmesi de benzer bir duruma işaret eder. İsraillilerin büyük bir kısmı, “Biz geçmişte böyle bir acı yaşadık. Bugün bu vahşetin parçası olmayalım” demezken bebeklerin öldürülmesini dahi normal görebilecek bir vicdansızlığın parçası olmuşlardır. Normalleştirme tam da böyle bir şeydir. Yine Erich Fromm da toplumun anormal bir şeyi sıradanlaştırmasını bir nevroz olarak tanımlarken, kişilerin aşamadıkları bir durumla karşılaştıklarında bu sorunu çözmek yerine ona uyumlu davranmayı seçebileceğinden bahseder. Ayrıca her normalleştirme bir kabul ediş olarak görülmemelidir. Bir şey tekrar edildiğinde normal görünmeye başlar ve toplumsal farkındalık da zayıflayabilir. Ancak bu, o şeyin kabul edildiği anlamına gelmeyeceği gibi sorunu da ortadan kaldırmaz. Bir kişinin kendi yaşamını kutsayıp, yaptığı her şeyi paylaşmayı göze alarak yediği pirzolayı, yatak odasını, lüks aksesuarını paylaşması normal görülse dahi en temel insani ve ahlaki değerler açısından değerlendirildiğinde bu kabul edilir bir şey değildir. Her şeyin pervasızca sergilenip gösterilmesi, mahremiyetin ortadan kaldırılması insanın ahlakla olan bağını kopartır. Bu çağda normalleştirilmeye çalışılan bu tablo sıradan bir kuşak çatışması değil; dijitalleşmenin yol açtığı ontolojik bir yarılmadır. Nitekim sadece gençler değil herkes bu dijital hissizleşmenin mağduru haline gelmektedir. Teşhiri bir hüner sayan modern insan, “Ben ahlaka tabi değilim” yanılgısıyla ahlakı yeniden biçimlendirmeye çalışmakta fakat manasız bir öz güvenle kendi varlığının içini boşaltmaktadır. Göründükçe anlamını yitiren bir hal…
“İNSAN ONURU AYAKLAR ALTINA ALINIYOR”
Maalesef sosyal medyada daha fazla kitleye ulaşmak, dikkat çekmek, ilgi görmek adına oluşturulan içeriklerdeki sorunlu yaklaşımlar yalnız sıradan kullanıcılarla da sınırlı kalmıyor. Kamu görevlileri dahi bu rüzgâra kapılarak toplumun tepkisini çeken paylaşımlar yapabiliyor. Son olarak geçtiğimiz günlerde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan da AK Parti toplantısında yaptığı bir konuşmada bu soruna dikkat çekerken durumu bir hastalık olarak tanımladı. “Seçmenden oy isterken müşfik, mütevazı ve saygılı ama milletten yetkiyi aldıktan sonra kibirli, üstenci, incitici bir tavır bizim tavrımız değildir. Bunu özellikle şunun için söylüyorum; sosyal medyanın da tesiriyle etkileşim avcılığı denilen bir hastalığın hem toplumda hem kamuda hem de yerel yönetimlerde yayıldığını görüyoruz. Mahremiyet yok sayılırken, özel alan kavramı anlamını yitirmekte, görünür olmak, gündeme gelmek, tartışılmak, insan onuru dahil her türlü değerin, hassasiyetin önüne geçmektedir. Ne pahasına olursa olsun, gündem olma ve gündemde kalma kaygısı bir müddet sonra büyük bir kapana dönüşmektedir. Doğrusunu söylemek gerekirse; bu kapana siyasetçiler de düşmektedir. Maalesef kendi arkadaşlarımızın bir kısmının da bilerek veya bilmeden bu ters akıntıya kapıldıklarına şahit oluyoruz.” diyen Erdoğan, bu paylaşımlarda insan onurunun dahi ayaklar altına alındığını söylemişti.
KAMU GÖREVLİSİNİN TEK İŞLEVİ İLGİ ÇEKMEK DEĞİLDİR
Cumhurbaşkanlığı makamından yapılan bu uyarı sorunun geldiği noktanın anlaşılması açısından ciddi bir önem taşıyor. Çünkü yukarıda da ifade ettiğimiz gibi sağlıklı bir toplumu güçlü kılan hukuk ve ahlak gibi en temel dinamiklerin resmi makamlarca tahrip edilmesi kabul edilebilir bir şey değildir. Eğer resmi makam sahipleri de bu “etkileşim avcılığı” kapanına tutsak olurlarsa o zaman toplumun direnç noktaları zayıflayacaktır. Son tahlilde kamu görevi ifa eden kişilerin yapıp ettikleri sıradan yurttaşların tercihlerinden farklı bir etkiye sahiptir. Kamu görevlilerin sansasyonel paylaşımlar yapması kurumlara duyulan saygıyı ve güveni azaltırken aynı zamanda makamın ciddiyetini de zedeler. Toplumsal değerlerle uyuşmayan davranışların normalleştirilmesini etkiler. Kamu görevlisinin temel işlevi yalnız ilgi çekmek değil kamu yararına olan işleri hayata geçirmektir. Sosyal medyada etkileşim uğruna anlamsız yollara başvurulması millete hizmet etmekle görevli kişinin görev ve sorumluluklarına dair çarpıklığı doğurur. Kişisel marka oluşturmak asli vazifenin yerine geçtiğinde, makamın kişiselleşmesi tehlikesi ortaya çıkabilir. Kamu kurumlarının en temel iddiası kurumsallığın tesis edilmesidir; dolayısıyla odak kurumdur, kişiler değil.
KANTARIN TOPUZU KAÇARSA
Bu açıdan Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın uyarısı yalnız bir siyasi ikaz olarak değerlendirilmemeli; bu, aynı zamanda kurumsallığa bağlı kalınması açısından bir hatırlatmadır. Kamusal görünürlük elbette değerlidir. Yapılan işlerin anlatılması, kamu görevlisinin halkla ilişki kurması, icraatlarını tanıtması gereklidir. Hatta kamu görevlisinin halkla iç içe olması, icraatların oluşturulması aşamasında halkın ve sivil toplumun sürece dahil edilmesi açısından demokrasinin güçlenmesine ciddi katkılar sağlar. Ortak sorunlara herkesin fikrini söyleyebildiği bir meydanda cevap aranabilir. Ancak terazi bozulduğunda ve “görünürlük” ana hedefe dönüştüğünde, siyaset bir performans sahnesine evrilir. Demokrasinin dışlanıp popülizmin beslenmesi ise kamu görevlisini ve toplumu da tüketerek ahlaki bir çöküşe ve toplumsal yozlaşmaya sebebiyet verir.
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.