Siyâsetin, özellikle de modern siyâsetin sermâyesi dogmalardan ve temalardan oluşuyor. Aslında, siyâsetin dogmatikleri, veri bir dönemde yüzer-gezer olarak günlük hayâtta dolaşan bir dizi tematik arasında anlamlı ve tutarlı bazı bağları kurup, onları akılcı bir temelde yorumlamakla âlâkalıdır. Tabiî ki bu dogmatikler, farklı nitelikte olabilir. Meselâ ideolojiler, bu pekiştirimi en sert düzeyde yaparlar. Halbuki, ideolojilerden farklı olarak çok daha az sert pekiştirimler mevcuttur.
Her dogmatik pekiştirim, bazı tematikleri, seçmeci yakınlıklar üzerinden toplar. Kaçınılmaz olarak bunun sonucu, bazı tematiklerin dışarıda bırakılmasıdır. Dışarıda kalan bazı tematikleri, elbette başka dogmatik oluşumlarda sâhiplenenler olacaktır.
Dogmatikler arasındaki ilişkiler; yâni farklı dogmatiklerin birbirini karşılama tarzı önemlidir. Eğer dogmatikler, meselâ yine ideolojilerde olduğu üzere dış bükey bir yapılanmalar hâlinde şekillenirse, bağlar kopar. İletişim imkânsızlaşır ve sindirme, ezme ve yok etme baskın hâle gelir. Ama dogmatikler, göreli olarak yumuşar, esner ve içbükey olarak şekillenirse, bu defâ siyâsal iletişim mümkün hâle gelir. Bu da düpedüz bir siyâsal kültür meselesidir. Bir örnek verelim: A.B.D siyâsal kültüründe, Cumhuriyetçi dogmatikler ile Demokrat dogmatiklerin yapılanması ve ilişkileri iç bükey, yumuşak ve esnek bir siyâsal kültürün içinde demlenir. Halbuki, özellikle dış bükey dinamiklere sâhip olan Kıt"a Avrupası siyâsal kültüründe; 1960"lara, kimi yerlerde ise 1970"lere kadar pekiştirimler geçimsiz ideolojik kodlar üzerinden işlemiştir.
Bu değerlendirmelerin ışığı altında şu soruyu sorabiliriz: İdeolojilerin etkisini kaybettiği günümüzün dünyâsında durum nedir? Görüldüğü kadarıyla, siyâsette dogmatik oluşturmak artık eskisi kadar kolay değildir. Bize, sol-sağ ayırımlarının iflâsı olarak, ya da siyâset üretmenin zorluğu (siyâsetsizlik) olarak gözüken tablonun ardında bu sıkıntı yatmaktadır. Bu durumun derinlemesine tahlilini, yazının amacını aşacağı için burada yapacak değilim. Ama, söz konusu durum kabaca, ekonomi-siyâset ilişkisinin dönüşümü ile âlâkalıdır. Bu, modern dünyâda siyâsetin kayışlarının; bağlandığı, sabitlendiği disklerden kopması anlamına gelir. Ekonomi dünyâ, târihinde görülmediği kadar "nesnelleşti" ve kendi dış bükey dogmalarını doğurdu. Yâni, siyâset ile denetim altında tutulabilir olmaktan çıktı. Bu kadarla kalsa iyi; tam aksi bir gelişme yaşandı: Siyâset ilki doğrudan, ikincisi dolaylı olarak ekonomi dünyâ tarafından kolonize edildi. Doğrudan kolonizasyon realpolitik; dolaylı kolonizasyon ise moralpolitik düzeyde hayâta geçti. Realpolitik, ekonomik gerçekçiliğin emrine girdi. Bu günümüzün en temel siyâsal dogmatik oluşumudur. Moralpolitik ise dezavantajlı kültürel durumların tematiklerle başbaşa kaldı. Sıkıntı da zâten, moralpolitik temelinde anlamlı bir siyâsal dogmatik oluşturma güçlüğüdür. Ekonomi günümüz dünyâsının "sert", kültür ise "yumuşak" çekirdeğidir. Ekonominin sızdırmazlığı karşısında çâresiz kalan siyâsal akıl, dezavantajlı kültürel durumlarda da tutunum sağlayamıyor. Bunu biraz açalım.
Siyâsetin çoğulculuğu ile siyâsetin parçalanmışlığı farklı durumlardır. Kendi halindeki siyâset, elbette parçalanmış bir durumdur. Siyâsetin çoğulculuğu ise, bu parçalı tematik yapıların pekiştirim süreçlerinden geçirildikten sonraki hâlidir. Yâni, siyâsal hüner (isterseniz mühendislik de diyebilirsiniz), parçalanmış tematik yapıların dogmatik bir kıvama getirilmesidir. Dezavantajlı kültürel dünyâlardan siyâsal bir dogmatik çıkmıyor; olsa olsa parçalanmışlık dile geliyor.
Bu zaaf, bana biraz da ironik gelen yaklaşımları, söylemleri var ediyor. Bunlar arasında en yaygın olan "perâkendecilik" ve "dolmuşçuluk"tur. Her iki tecrübe de siyâsal aklın küçülmesiyle sonuçlanıyor. Perâkendecilik, belli bir dezavantajlı kültürel durumun içinde kireçlenip küçülmektir. Dolmuşçuluk, ise ölçek büyütüp bir bakıma bunu aşıp bütün kültürel durumları içine almayı hedefliyor. Halbuki, kültürel dünyâ bizâtihî monadlardan oluşur. Siyâset bâsit aritmetik toplamlarla sınırlı olmayan, birleştirmeyi hedefleyen matematik bir işlemdir. Dolmuşçu kültür siyâsetleri, siyâset matematiğini aritmetik sanan bir dargörüşlülük olarak tezâhür ediyor. Kaldı ki, siyâsal târihte kültürel hassasiyetlerin tümünü, hiçbir kısa devreye uğratmadan eş anlı olarak taşıyacak bir hüner görülmüş değildir.
Bunca lâftan sonra güncele gelelim: Sayın Ekmeleddin İhsanoğlu"nun kampanyasında gördüğüm de budur. Sayın aday ağırlıklı olarak kültürel bir kampanya yürütüyor.(Ekmek sloganının nesne hâlinden çıkartılıp fiil anlamında kullanılması da buna işâret ediyor). Muhtemelen, kampanyayı yürüten kadroları, her kültürel sempatik dokunuşunun, Sayın İhsanoğlu"nun yararına siyâsal bir aritmetik toplamı büyüteceğini öngörüyor. Bu yanlış bir öngörü. Bana göre, Sayın İhsanoğlu"ya yaşatılan bir tür Zelig deneyiminden başka bir şey değil. Seyredenler bilir; Woody Allen"ın bu harika filminde Zelig adlı kahraman, her girdiği kültürel toplulukta bir süre kalmaya görsün, bir süreliğine onlardan biri olur. Siyahların arasında siyâhîleşir, Çinlilerin arasında bir süre kalınca gözleri çekikleşir. Ama bütün bunlardan sonra kendisi bir muamma olur. Bu yüzden şöhreti de artar. Herkes sormaktadır: "İyi ama bu Zelig gerçekten de kimdir?"....
Hepinizin Ramazan Bayramı mübârek olsun...
Başlıklar :

