Yaz bitti güz bütün endamıyla geliyor. İlk okul çağında çocukları olan aileler, çocuklarını özel okuldan alıp devlet okuluna gönderip göndermemenin kararsızlığı içinde. Özel okullar çocuklarımıza ne öğretiyor sorusunun cevabı giderek daralıyor. Kararını devlet okulundan yana verecek olan veliler “zaten bir şey öğretmiyorlar, anne-babalar çocuklarını terbiye etmekten aciz” derken, özel okul konusunda ısrar etmek isteyenler pek çok okulun kapısında torbacılar var, okul önleri çok tekinsiz korkusu ile kuşatılmış vaziyette.
Akademik eğitimi dert edinen veliler, iyi kötü ortak bir paydada buluşabilir; mesele terbiye olunca her kafadan başka bir sesin yükseldiği “neye göre kime göre terbiye” anlayışı, çocukları ve gençleri pedagoglara ve psikologlara taşıyan ebeveyn profili ortaya çıkarıyor. Böylece “kime göre neye göre” sorusu, “biz çok memnunuz, danıştığımız pedagog, psikolog…” diye cevaplanmış oluyor.
Birkaç haftadır zamanın ruhunu, değişende değişmeyeni, Anna Karenina romanı üzerinden dikkatinize sunuyorum. Tarih, sosyoloji, pedagoji açısından tekrar tekrar okunması, ele alınması gereken bu muazzam roman, 1875-1877 yılları arasında dergide yayımlandı ve tefrika bittikten sonra 1878 yılında tek ciltlik baskısı yapıldı.
Tefrika olduğu sırada Rus toplumunda olan bitenler, gündelik hayatın ritmini aksettirircesine romana dahil edildi. Anna Karenina romanı sadece Anna ile Vronski’nin yasak aşkını konu almaz. Köylüsünden kentlisine, aristokratından burjuvasına Rus toplumunu, gündelik hayat ritmi içinde sayfalarında ağırlar.
Tek bir evlilik, tek bir eğitim anlayışı yoktur romanda. Romanın erkek kahramanı, Anna’nın âşık olduğu asker Vronski değil, çiftçilik ile uğraşan aristokrat Levin’dir. Levin ile Kity’nin evliliği, Tolstoy’un hayalini kurduğu, kendi köy yaşamından edindiği tecrübeleri onlara aktardığı bir gerçeklik sahnesine yaslanır.
Yazar her ne kadar Levin’i kendisinden bölerek inşa etmiş olsa da onu asla idealize etmez. Çelişkilerine, iç dünyasında yaşadığı gerilimlere okuyucuyu ortak eder.
Levin’in iki bacanağı var. Büyük baldızı Dolli’nin kocası Oblonski, aynı zamanda Anna Karanina’nın ağabeyidir. Romanın açılış sahnesi Anna ile başlar çünkü ağabeyi karısını evdeki mürebbiye ile aldatmış, Anna da çok sevdiği yengesi Dolli’yi kocasını affetmesini sağlamak üzere ziyaret etmektedir.
Anna’nın ağabeyi ne çocuklarının ne eşinin mesuliyetini asla üzerine almayan, karısını aldatırken “artık o yaşlandığına göre” daha güzel kadınlarla birlikte olma hakkını kendinde bulan, kaygısız, saygısız, bir kesere sap olmamış bir adamdır. Levin üniversiteden arkadaşı olan Oblonski ile hukukunu sürdürse de onun bu mesuliyetsizliğinden hiç hoşlanmaz.
Küçük baldızı Natalia’nın kocası, Oblonski’nin tam zıddıdır. Uzun yıllar yurt dışında bulanan üst kademe devlet görevlisi bacanağının çocuklarının eğitimi için kendisini aşırı hırpalayan gayretinde sıkıntılı bir durum görür Levin. Çünkü bacanağı çocukların eğitimine aşırı önem verdiği halde terbiyeleri üzerinde hiç durmamaktadır. Levin için esas önemli olan eğitim değil, terbiyedir.
Levin’in baldızı Natalia, çocukların eğitimi konusunda kocasının kendisini aşırı hırpalamasından yana değildir. Natalia’ya göre ebeveynler kendilerini çocukları için feda etmemelidir. Esasında ablası Dolli, kendisini tümüyle çocuklarına adamıştır. Herkes yaşarken o adeta yaşamaktan vazgeçmiştir. (Dolly’nin bu duygusu esasında müstakil bir yazıyı hak ediyor.)
Natalia’nın çocuklarla ilgili görüşü şudur:
“Biz çocukken ebeveynlerimiz salonda, biz çatı katında yaşardık. Şimdi biz ebeveyn olduk, çocuklarımız salonda, biz çatı katında yaşıyoruz.”
Natalia’nın bu görüşleri ile aynı frekansta olan sosyal medyada sıklıkla karşınıza çıkan cümleleri hatırlatayım:
Ebeveynler: “Çocuk olmak zor iken çocuk, ebeveyn olmak zor iken ebeveyn olduk.”
Öğretmenler: “Öğrenci olmak zor iken öğrenci, öğretmenlik zor iken öğretmen olduk.”
Kayınvalideler: “Gelin olmak zor iken gelin, kayınvalide olmak zor iken kayınvalide olduk.”
Merhum Fethi Gemuhluoğlu’nun şu cümlesini de bir vesile ile işitmiş olmalısınız: “Eskiden pederşahi düzen vardı şimdi veledşahi bir düzen var.”
19. yüzyılın ikinci yarısında Tolstoy, kahramanına söylettiği bu cümle ile evlerin fiziksel düzeninden bahsetmiyor, ailenin merkezinin değişmesine dikkat çekiyor.
Eskiden çocuk evin merkezinde değildir. Evin merkezinde yetişkinlerin dünyası vardır. Çocuk o dünyanın içine girer, onu gözlemler, ondan öğrenir ve zamanı geldiğinde kendi hayatını kurar. Dolayısıyla çocuğun sınırları vardır.
Ama bu, “çocuk değersizdir” anlamına gelmez. Tam tersine çocuk hayatın doğal düzeni içinde yetişmektedir.
“Şimdi çocuklar salonda, ebeveynler çatı katında” Romanda Natalia’nın dilinden dökülen bu cümle 19. yüzyılın ikinci yarısında geçen romanı günümüze taşıyor.
Çocuğun odası, çocuğun etkinlikleri, çocuğun okulu, çocuğun psikolojisi, çocuğun başarısı, çocuğun mutluluğu derken anne babanın kendi hayatı görünmez hale gelebiliyor.
Burada “çocuk merkezlilik” ile “çocuğun merkeze konması”nı ayırmak gerekiyor
Tolstoy derin bir sezgi ile şunu söylüyor:
Çocuğun iyi yetişmesi için, çocuğun hayatın merkezine yerleştirilmesi gerekmiyor; çocuğun iyi kurulmuş bir hayatın içinde yer alması gerekiyor.
Bu, Levin’in “terbiye” anlayışıyla birleşiyor. Çünkü terbiye, çocuğa sürekli müdahale etmekten ziyade ona nasıl bir dünyanın içinde yaşayacağını göstermek demek.
Eskiden çocuklar yetişkinlerin kurduğu hayatın içine giriyordu; şimdi yetişkinler çocukların daha kolay intibak ettiği yeni hayatın eşiğinde boyun büküyor.
“Bildiğimiz dünyanın sonuna geldik.” Bundan ilerisi için dijital yerlilerin mihmandarlığına muhtacız. Sorun şu ki: Onlar bize ancak teknoloji konusunda yardımcı olabilir. Eskimeyeni, değişmeyeni aktarmak, daima önceki kuşakların hanesinde kayıtlı olan sorumluluktur.

