Marion, tasvir düşmanlığı ile imgenin tiranlığı arasındaki ayrımı yeterince açık tutmamakla temel bir yanlışlığa demir atar. Zira imgeyi putlaştırmamakla imgeye itibar etmeyeni düşman saymak aynı şey olmadığı gibi, ikonu imgenin tiranlığından kurtarmakla imgeyi kutsalın zorunlu taşıyıcısı saymak da aynı şey değildir.
Burada Florenski ile Pallasmaa’nın itirazları, Marion’un yanlışlıklarının yanına kısmen doğru yorumlar olarak yerleştirilebilir:
Florenski’nin Tersten Perspektif’i (1919) Marion’dan çok önce, Rönesans’ın tek gözlü ve sabit merkezli görme düzenini sorgulamış; ikondaki ters perspektifi bilgisizlik yahut teknik yetersizlik değil, başka bir mekân ve hakikat anlayışının tercihi olarak yorumlamıştır. Pallasmaa ise Tenin Gözleri’nde görmenin mimarlık ve kültür içindeki egemenliğini bedenin diğer duyuları lehine tartışmaya açmıştır. Bu üç isim arasında doğrudan bir etkilenme zinciri kurmak mümkün değildir; fakat farklı zamanlarda Batıya mahsus perspektif probleminin başka yüzlerine temas ettikleri söylenebilir: Florenski tek gözlü mekâna, Marion imgenin idol hâline gelişine, Pallasmaa ise göz-merkezci kültürün bedeni yoksullaştırmasına itiraz eder.
Bunlara rağmen Marion’un Augustinusçu bir mirasla yürüttüğü ikon düşüncesi dâhil, Batı içinden yükselen söz konusu itirazların hiçbiri perspektifin modern zamanlarda perspektivizme dönüşmesini diğer bir söyleyişle iktidarın en etkili araçlarından birine dönüşmesini engelleyememiştir. Çünkü entelektüel itiraz ile iktidarın işleyişi aynı hızda ve aynı yönde hareket etmez. Bir düşünür imgenin tiranlığını teşhis ederken, siyasi ve kültürel örgütlenmeler görüntüyü yeni bir silaha dönüştürebilir. Batı’nın İslam’la asırlardır süren savaşının, daha yumuşak bir ifadeyle siyasi ve kültürel rekabetinin içinde resim meselesinin tekrar tekrar öne çıkarılması da bu bakımdan tesadüf değildir.
Bu kullanımda hedef, yalnızca İslam sanatındaki tasvir anlayışını yani perspektifsizliği eleştirmek değildir. Çoğu zaman Müslümanların mübarek saydığı kişiyi, işaret ve nesneleri görüntü yoluyla değersizleştirmek; hürmetsizliği ifade özgürlüğünün, hakareti ise sanatsal cesaretin alameti olarak sunmaktır. Böylece perspektivizm, görünür olanın nasıl üretileceğini tayin etmekle kalmaz; hangi tepkinin makul, hangi hassasiyetin gerici, hangi hürmetsizliğin ilerici sayılacağını da belirler. İmgenin tiranlığı burada yalnızca gözün maruz kaldığı bir çokluk değil, görüntüyü üretenin görüntüye maruz kalanın değer dünyası üzerinde hakim kılmasıdır.
Bu hakimiyetin tarihî hafızadaki ilk dikkat çekici örnek-lerinden biri Kınnesrin’e dair rivayettir. Casim Avcı’nın kaynağından incelediği o hikâye, İskenderiyeli Melkî Hıristiyan tarihçi Saîd b. Batrîk’in aktarımına dayanır:
0 rivayete göre Ebû Ubeyde b. Cerrâh (r.a.) Humus’tan Kınnesrin’e ilerlediğinde şehrin patriğiyle bir yıllık saldırmazlık anlaşması yapılır (638). Sınırın ortasına dikilen sütuna Rumlar, Herakleios’u tahtında gösteren bir resim yaparlar. Bir gün yakınlarda binicilik talimi yapan Müslümanlardan birinin mızrağı tasvirin gözüne saplanır. Patrik bunu anlaşmanın ihlali sayar ve Müslümanların hükümdarının resmi yapılıp onun da gözü çıkarılmadıkça razı olmayacaklarını bildirir. Ebû Ubeyde kendi resminin yapılmasını teklif eder; fakat Rumlar halifenin tasvirinde ısrar ederler. Sonunda bir sütuna Hz. Ömer’in (r.a.) resmi yapılır, onun da bir gözü çıkarılır ve patrik, “İşte şimdi bize âdil davranmış oldunuz” der.
Bu olay, Batı hafızasında bir temayül değil bir teamül olarak yerleşiktir. Zira Paris’te bir masa başında karikatür yoluyla Müslümanlara kusulan kinin temellendiği yer tam da burasıdır: Kınnesrin Sendromu!
Zira Kınnesrin’de tasvirdeki gözün çıkarılması yalnızca resimdeki bir uzva verilen zarar değildir. Bilakis o görme, temsil ve iktidar arasındaki ilişkinin düğümlendiği noktadır. Bir tasvirin kör edilmesine karşılık başka bir tasvirin kör edilmesi istenirken, tarafların görüntüyle kurdukları ilişkinin aynı olduğu varsayılır. Böylece adalet, eşitlemeye; eşitleme ise farklı olanı kendi temsil düzenine göre baş eğdirmeye dönüşür.
Bugün de malum medyatik girişimlerle önce mukaddes olan görüntü dolaşımına sokulur; sonra görüntüye yapılan saldırı, görüntünün kendisinden daha görünür hâle getirilir. İmgeyi üreten merkez hem saldırının hem de ona karşı doğacak itirazın şartlarını belirler.
Böylece Müslüman, kendisine yöneltilmiş hürmetsizliği reddederken dahi başkasının kurduğu perspektifin içine çekilir. Görüntü onun inancını değilse bile tepkisini temsil etmeye; perspektivizm ise yalnızca neyi gördüğümüzü değil, nasıl karşılık vereceğimizi de yönetmeye başlar.


