
4 Şubat 1931’de Menemen Hükümet Meydanı’nda kurulan idam sehpalarından birine doğru ilerleyen Mehmed Ali Efendi, diğer mahkûmlardan farklı bir hâl içindeydi. Telaş göstermiyor, çevresine seslenmiyor, son anlarında herhangi bir taşkınlık sergilemiyordu. Bundan tam 95 yıl önce, Menemen Hadisesi’yle bağlantısı ortaya konulamadığı hâlde idam edilen Erbilli Mehmed Ali Efendi, ünlü tiyatro ve sinema sanatçısı Sadettin Erbil’in babası, Mehmet Ali Erbil’in ise öz dedesiydi.
Başlıktaki isim pek çok okuyucuya ünlü komedyen Mehmet Ali Erbil’i hatırlatacaktır. Bu çağrışım sadece bir isim benzerliğinden kaynaklanmıyor. Bundan tam 95 yıl önce, Menemen Hadisesi’yle bağlantısı ortaya konulamadığı hâlde idam edilen Erbilli Mehmed Ali Efendi, ünlü tiyatro ve sinema sanatçısı Sadettin Erbil’in babası, Mehmet Ali Erbil’in ise öz dedesiydi. Ne var ki onun hayatı, oğlunun ve torununun ilerleyen yıllarda şöhret kazanacağı sahne ve eğlence dünyasından çok farklı bir mecrada, medreselerde, tekkelerde, fabrika tezgâhlarında geçmiş ve nihayet bir idam sehpasında hazin bir şekilde son bulmuştu.
4 Şubat 1931’de Menemen Hükümet Meydanı’nda kurulan idam sehpalarından birine doğru ilerleyen Mehmed Ali Efendi, diğer mahkûmlardan farklı bir hâl içindeydi. Telaş göstermiyor, çevresine seslenmiyor, son anlarında herhangi bir taşkınlık sergilemiyordu. Son derece metin ve sakin bir biçimde darağacına yürüdü, kelime-i şehadet getirdi ve hakkında verilen hükmün infazını sessizce karşıladı.
Darağacına gönderilen bu adam, birkaç yıl öncesine kadar İstanbul medreselerinde ders veren bir müderris, Bayrampaşa Dergâhı’nda irşat faaliyetinde bulunan bir Nakşibendî şeyhi ve Osmanlı ilmiye teşkilatının yüksek rütbelerinden birine ulaşmış saygın bir âlimdi. 1924’te medreselerin, 1925’te tekkelerin kapatılmasının ardından bütün görevlerini kaybetmiş, ailesinin geçimini sağlayabilmek için Cibali Tütün Fabrikası’nda işçi olarak çalışmaya başlamıştı. Hayatı, sadece birkaç yıl içinde medrese kürsüsünden fabrika tezgâhına, oradan da Menemen’deki idam sehpasına uzanmıştı.
Peki, Menemen’de meydana gelen hadiseyle bağlantısı delillerle ortaya konulamayan bu âlim, hangi suçlamalar ve hangi yargılama süreci sonunda darağacına gönderilmişti? Bu yazıda, unutulmuş bir Osmanlı âliminin hayatına ve Cumhuriyet tarihinin en tartışmalı idamlarından birine yakından bakacağız.
Erbil’den İstanbul’a uzanan bir ilim hayatı
Mehmed Ali Efendi, 1875 yılında Erbil’de dünyaya geldi. Babası, son dönem Osmanlı tasavvuf hayatının meşhur simalarından Esad Erbilî Efendi’ydi. Nakşibendî-Hâlidî geleneğine mensup olan Esad Efendi, ilmî birikimi ve geniş mürit çevresiyle İstanbul’un etkili şeyhlerindendi. Mehmed Ali Efendi böylece dinî ilimlerin ve tasavvufî hayatın iç içe geçtiği bir aile ortamında yetişti.
Ailesiyle beraber Erbil’den İstanbul’a geldikten sonra dönemin önemli ilim merkezlerinden Fatih Camii çevresine dâhil oldu. Son dönem Osmanlı medrese geleneğinde bir talebenin hangi medresede tahsil gördüğünden çok, hangi hocanın rahle-i tedrisinden geçtiği önem taşıyordu. O da meşhur Fatih dersiamlarından Şehrî Hafız Ahmed Şakir Efendi’nin ders halkasına devam etti. Tahsilinin ardından dersiam unvanını kazanan Mehmed Ali Efendi, İstanbul’da müderrislik yaparak ilmî faaliyetlerini sürdürdü. İlmiye teşkilatında Bilâd-ı Mahreç mevleviyeti payesine kadar yükselmesi de sahip olduğu meslekî ve ilmî konumun önemli bir göstergesiydi.
Medrese ve tekkeden Cibali Tütün Fabrikası'na
Mehmed Ali Efendi ilmî görevlerinin yanı sıra tasavvufî faaliyetlerde de bulundu. Babası Esad Erbilî Efendi’den Nakşibendî icazeti almış ve Bayrampaşa Dergâhı’nda şeyhlik yapmıştı. Böylece kendisinde medrese yoluyla temsil edilen ilmî yetkinlik ile tekke çevresinde şekillenen tasavvufî rehberlik birleşmişti. Bir taraftan dersiam ve müderris, diğer taraftan dergâh şeyhiydi. Osmanlı’nın son döneminde bu iki kimliğin bir kişide birleşmesi olağan dışı değildi. Ulema ile meşayih arasında bugünden bakıldığında düşünüldüğünden daha geçirgen bir ilişki bulunuyordu. Mehmed Ali Efendi de ilmiye teşkilatı ile tasavvuf çevrelerinin kesiştiği bu dünyanın son temsilcilerinden biriydi.
Cumhuriyet’in kuruluşundan sonra dini alana yönelik köklü tasfiye Mehmed Ali Efendi’nin hayatını derinden etkiledi. 3 Mart 1924’te kabul edilen Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile medreseler kapatıldı. Böylece onun müderrislik görevi ve ilmî faaliyetlerini sürdürdüğü kurumsal zemin ortadan kalktı.
Henüz bu kaybın etkileri devam ederken 25 Kasım 1925’te tekke ve zaviyeler kapatıldı. Bayrampaşa Dergâhı’ndaki şeyhlik görevi de sona erdi. Birkaç yıl öncesine kadar hem devletin yüksek ilmiye rütbelerinden birine sahip olan hem de medrese ve dergâh çevrelerinde saygı gören Mehmed Ali Efendi, böylece iki ayrı görevini -resmiyette- birden kaybetti.
Yeni idare, eski ilmiye mensuplarının bir kısmını Diyanet İşleri Reisliği gibi kurumlar bünyesinde istihdam etmişti. Fakat bu dar imkândan herkes faydalanamadı. Mehmed Ali Efendi de yeni kurumlarda görev bulamayanlar arasındaydı. Ailesinin geçimini sağlayabilmek ve varlığını sürdürebilmek için Cibali Tütün Fabrikası’nda işçi olarak çalışmaya başladı. Mehmed Ali Efendi’nin şahsında, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçiş sırasında ilmiye sınıfının yaşadığı büyük tasfiye görünür hâle geliyordu. Yıllarca medrese tahsili görmüş, icazet almış, dersiam olarak talebeler yetiştirmiş bir âlim artık bir tütün fabrikasında işçi olarak hayatını kazanıyordu.
Babası Esad Erbilî Efendi’nin durumu da farklı değildi. Kelâmî Dergâhı postnişini ve Meclis-i Meşayih’te reislik görevini yürütmüş olan Şeyh Esad Efendi, tekkelerin kapatılmasının ardından Erenköy’deki köşküne çekilmişti. Fakat dönemin tanınmış tarikat şeyhlerinden biri olması sebebiyle devletin gözetimi altında tutulmaya devam ediyordu. Eski faaliyet alanları tasfiye edilmiş olsa da onun çevresindeki manevî itibarın tamamen ortadan kalkmadığı düşünülüyor, bu durum siyasî makamlar tarafından bir tehdit olarak algılanıyordu.
Menemen Hadisesi'nin ardından
23 Aralık 1930’da Menemen’de birkaç kendini bilmezin eliyle meydana gelen olay, Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki din-siyaset ilişkilerinin en sert kırılma noktalarından birini oluşturdu. Hadisenin ardından ülkenin farklı yerlerindeki dinî ve tasavvufî çevreler de alakaları olmadıkları halde geniş bir soruşturmanın konusu hâline getirilmişti. Mehmed Ali Efendi ile babası Esad Erbilî Efendi de bu atmosfer içinde tutuklandı. Oysa her ikisi de olay sırasında İstanbul’daydı. Menemen’deki hadiseye iştirak ettiklerini veya olayın hazırlanmasında doğrudan rol oynadıklarını ortaya koyan elle tutulur tek bir delil bile yoktu. Buna rağmen temsil ettikleri tasavvufî kimlik ve Esad Efendi’nin süren itibarı, onları soruşturmanın başlıca hedeflerinden biri hâline getirdi.
Yargılama 14 Ocak 1931’de başladı. Olayın toplumda meydana getirdiği büyük infial, basının sert kışkırtıcı dili ve devletin hadisenin arkasında geniş bir “irtica ağı” bulunduğuna ilişkin yaklaşımı, mahkeme sürecini daha başlangıçta ağır bir siyasî baskı altına almıştı. Yargılamanın amacı Cumhuriyet’e karşı tehdit olarak “mürteci” yani “gerici” sıfatıyla etiketlenen dinî çevrelere güçlü bir gözdağı verilmesine dönüşmüştü.
Yapılan adaletsiz yargılamanın sonucunda mahkeme Mehmed Ali Efendi ile babası hakkında mesnetsiz bir idam kararına imza attı. Esad Erbilî Efendi 65 yaşını geçmiş olması sebebiyle idam edilmeyerek cezası müebbet hapse çevrildi. Mehmed Ali Efendi içinse böyle bir yaş engeli bulunmuyordu. Hakkındaki hüküm 4 Şubat 1931’de Menemen Hükümet Meydanı’nda infaz edildi.
Mahkeme kayıtları esasında süreci değerlendiren araştırmalar, Mehmed Ali Efendi’nin Menemen vakasına katıldığını gösteren iddiaların yeterli delillerle desteklenmediğini konusunda ittifak etmektedir. Yargılamadaki usul eksiklikleri, kararların kısa sürede verilmesi ve devrin sert siyasî atmosferi de hükmün hukukî açıdan bir fecaat olduğunu ortaya koymaktadır.
Darağacına vakarla yürüyüş
Mehmed Ali Efendi, hükmün infaz edildiği sırada 56 yaşındaydı. Ardında medreselerde, ilmî çalışmalarla ve tekkedeki irşat hizmetleriyle şekillenmiş bir ömür bırakıyordu. Darağacına yürürken gösterdiği sükûnet ve metanet, infazı takip eden dönemin gazetecilerinin de dikkatinden kaçmamıştı. Gazetelerden biri, “Esad’ın oğlu Mehmet Ali çok metin idi. Hiçbir şey söylemeden sehpanın altına gitmiştir” diye yazarken, bir diğeri onun son anlarını, “Şeyh Esad’ın oğlu sadece şehadet getirmiştir” sözleriyle aktarıyordu.
Babası Esad Erbilî Efendi ise oğlunun idamından yaklaşık bir ay sonra, 3 Mart’ı 4 Mart 1931’e bağlayan gece tutuklu bulunduğu hapishanede hayatını kaybetti. Ölümünün gerçekleşme biçimi zehirlenme şüphelerini beraberinde getirdi. Böylece aynı aileden iki isim, Menemen Hadisesi sonrasında yürütülen soruşturma ve yargılamaların neticesinde kısa aralıklarla dar-ı bekaya irtihal etti.
Mehmed Ali Efendi’nin hikâyesi, Menemen’de meydana gelen hadisenin, özünden kopartılarak nasıl geniş bir dinî çevre hesaplaşmasına dönüştüğü gösteren çarpıcı örneklerden biridir. Erbil’de dünyaya gelen, Fatih’te dönemin önemli hocalarından ders alan ve dersiamlık yapan Mehmed Ali Efendi, önce ilmî ve tasavvufî görevlerinden uzaklaştırılmış, ardından geçinebilmek için fabrikada çalışmak zorunda kalmıştı. Sonunda ise iştirak ettiği hiçbir zaman ispatlanamayan bir olay bahane edilerek idam edilmişti. Mehmed Ali Efendi’nin haksız idamı, tek parti döneminde dinî çevrelere yönelen katı ve acımasız siyasetin unutulmaması gereken hadiselerinden biri olarak tarihteki yerini aldı.






