Coğrafya, üzerinde yaşayanların ortak karakterini belirlerken, hafızasını da derin acılarla, destansı direnişlerle şekillendirir.
15 Temmuz 2016
gecesi, bu toprakların gördüğü en sinsi, en karanlık pusulardan biriydi. O gece, bir ülkenin can damarlarına sızmış, takiye ve sahte tebessümlerle kendini gizlemiş FETÖ şer odağı, milletin silahını yine bu aziz milletin göğsüne doğrultmuştu. İletişim, bilindiği gibi, kültür ve değerlerle uyum içinde oluşturulacak güven ortamında hedef kitleleri ikna etmektir. Yani
iletişimin
özünde güven
kavramı yatar. 15 Temmuz gecesi de, kitleler bu ülkenin liderine duydukları güven sonucu onun çağrısıyla sokaklara döküldü. Millet tankların önüne atladı. Şerefli Türk polisi ve ordunun içindeki vatansever evlatları, o ihanet dalgasına karşı göğsünü siper ederken, aslında dünyaya bir milletin asaletini de haykırdılar.
Ertesi gün, o meşum gecenin sisi dağılırken, arkalarda saklananların, “Ne olur ne olmaz” diye rüzgârın yönünü bekleyenlerin sinsi hesapçılığına da şahit olduk. Durum netleşince kendilerini aklamak için abartılı ilanların arkasına sığınanlar,
toplumsal vicdan
nezdinde sınıfta kaldılar. 15 Temmuz şanlı direnişine
tiyatro
ya da kontrollü darbe
diyerek, o gece toprağa düşen canların aziz hatırasını hafife almaya yeltenenler, kazdıkları ilkesizlik çukurunda hâlâ debelenip duruyorlar.Türk milleti, cumhuriyet tarihi boyunca hiçbir askeri müdahalede (1960, 1971, 1980) pozisyon almamış, sesini çıkarmamıştır. Ancak, geçmiş darbelerdeki kitlesel sessizlik bir
destek
değil; dışarıdan ve içeriden oluşturulan toplumsal çalkantıların yarattığı ağır baskı
şartları, bazı amiral ve generallerin emperyal güçlerin etkisi altında kalmaları ve liderlerin susturulması sonucu oluşturulan bir sinme ve çaresizlik
durumu idi. Millet, bu darbelere karşı tepkisini her zaman sandıkta sivil iradeyi seçerek (1961’de AP, 1983’te ANAP ve 2002’de AK Parti) gösterdi.15 Temmuz 2016’yı diğerlerinden ayıran ise halkın sadece ilk kez darbe karşıtı tavrını sergilemesi değil; güçlü lider çağrısıyla, vesayet karşıtı tepkisini sandığı beklemeden doğrudan sokakta ve fiziki bir direnişle ortaya koymasıdır.
15 Temmuz’da ne mi öğrendik?
Bu coğrafyada kaderi tayin edecek yegâne gücün ancak ve ancak “
millî irade
” olduğunu öğrendik. Tıpkı İstiklal Harbi
’nde olduğu gibi, bu millet asimetrik tehditlere, küresel algı operasyonlarına
ve içimize sızmış hainlerin oyunlarına göğsünü siper etti. Cansiparane tutulan bu kutlu nöbet, sadece bir takvim yaprağından ibaret değildir. O, bu ülkenin ebedî istiklalinin garantisi olarak hafızalarda daima yer alacaktır.O gece samimiyetle, kesintisiz bir inançla ve millî bir duruşla sokağa çıkanlar, tarihin en asil sayfalarına sonsuz bir itibar bıraktılar. O gece şehit olanların ve canını ortaya koyan gazilerin bıraktığı bu mukaddes miras, algı oyunlarına ve unutturma çabalarına karşı her zaman en büyük kalkan olacaktır.
Herkesin bir 15 Temmuz hikâyesi vardır. 15 Temmuz’u ayrıntılarıyla anlatmak hepimizin; medyanın, özel sektörün, STK’ların ve devletin asli görevlerinden biri olmalıdır.
Algılama Yönetimi
kitabımızda belirttiğimiz üzere; “Bir kere söylemek yetmez, kalıcı algı, tutarlı ve sürekli iletişimle oluşur.” Bu nedenle de 11 Altın Kural
’dan biri olan “Tekrar Etmelisin” kapsamında 15 Temmuz’un anlamı her yıl yeniden, daha güçlü bir sesle anlatılmalıdır. Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı
’nın bu yıl izlediği stratejiyi o nedenle çok kıymetli buluyoruz. 15 Temmuz’u sadece geçmişte yaşanmış bir olay olarak bırakmayıp; 360 derecelik bütünleşik iletişim kanallarıyla; dijital, sanatsal, akademik, görsel olarak sürekli yeniden üreterek, özellikle genç kuşakların zihninde demokratik bilinç ve sivil zafer
olarak kalıcı bir algıya
dönüştürmek en büyük hedeflerden biri olmalıdır.
Yalnızlaşıyoruz…
TÜİK’in son verileri, kalp burkan bir gerçeğe işaret ediyor: 2025 yılı itibarıyla Türkiye’de tek kişilik hane halkı sayısı
5 milyon 523 bin 321
’e ulaşmış. Son 10 yılda yalnız yaşayanların oranı yüzde 66,5
artarken, ortalama hane halkı büyüklüğü 3,08
kişiye gerilemiş. Rakamlar soğuk, anlattığı hikâye hüzünlü… Türk insanı hızla yalnızlaşıyor, köklü aile yapımız daralıyor.Oysa o eski, kalabalık aileler ne kadar keyifliydi. Akşamları aynı sofrada bulunmak, paylaşılan sıcak bir çorba ve o masadan yükselen kahkahaların eşlik ettiği sohbetler... Paylaşmak, derdi de keyfi de çok daha insani, çok daha kolay kılıyordu sanki. Şimdilerde ise
bireyselleşme
denen o modern rüzgâr, insanlığı tek kişilik dünyalara hapsediyor.Üsküdar Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi
Prof. Dr. Ebulfez Süleymanlı
, “11 Temmuz Yalnızlar Günü” dolayısıyla modern yaşamın yalnızlığı kaçınılmaz bir kader hâline getirdiğini ifade ederken şu değerlendirmelere de yer vermiş… “Aile, komşuluk, akrabalık, dayanışma ve bakım ilişkileri yeniden şekilleniyor. TÜİK’in verilerine göre tek kişilik hane halklarının oranı
2014
’te
%13,9
iken
2025
’te
%20,5
’e yükselmiş. Amerikalı sosyolog
Eric Klinenberg
’in ‘solo yaşam’ olarak kavramsallaştırdığı bu eğilim, özellikle kentli ve yaratıcı sınıflar arasında bir yaşam tarzı tercihi olarak da öne çıkmakta. Kendine yetme kültürü zamanla kimseye ihtiyaç duymama yanılsamasına dönüşebiliyor. Oysa insan biyolojik, psikolojik ve sosyolojik olarak ilişki varlığıdır. Yardım istemek, destek almak, birine ihtiyaç duymak zayıflık değil, insan olmanın doğal bir parçasıdır.”
Anlaşılıyor ki, artık geniş salonlu, bol odalı, çocuk cıvıltıları ve dedeler, anneanneler ve babaannelere göre tasarlanmış evlerin yerini, talebe göre şekillenen küçük, kompakt ve fonksiyonel daireler alıyor. Duvarlar daralıyor, metrekareler küçülüyor. Keşke konutlarımız küçülürken, paylaşımlarımız ve bağlarımız da küçülmese...


Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.