
Devirlerin, dönemlerin ortak bir tema üzerinden izini sürmek, duyguların tarihindeki değişim ve kesişme noktalarını tespit etmek için önemli bir izlek sunar.
2026 Dünya Kupası’nda Türk Milli Takımı’nın Paraguay ile yaptığı karşılaşmada aldığı yenilginin “derin üzüntüsü”ne dair özellikle ABD’de yaşayan Türklerin çektiği vidyolar sosyal medyada dolaşımda.
Değişende değişmeyen, değişmeyende değişen bahsi için 1972 Avrupa Şampiyonası elemelerine bakmak bize verimli bir mukayese imkânı tanıyacaktır diye düşünüyorum.
Tarihler konusunda kafaların karışmaması için 1972 Avrupa Şampiyonası’nın elemelerinin 1970 ve 1971 yıllarında yapıldığı bilgisini düşelim. 17 Ekim 1970’te Köln’de oynanan ilk maçta Türkiye Batı Almanya ile 1-1 berabere kaldı. Maçın skoru sürpriz oldu. Ancak maçın skorundan ziyade stadyumdaki Türk taraftarın coşkusu ve desteği toplumsal belleğe kazındı.
1961 İşgücü Anlaşması ile Batı Almanya’ya giden işçilerin sayısı, 1970 yılına gelindiğinde yüzbinlere ulaşmış, memleket ile bağlantının mektuplar yoluyla sürdürüldüğü günün şartlarında, Türk işçileri için Türk Milli Takım’ın Almanya’ya gelmesi vatana kavuşmak gibi bir coşku yaratmış, bu coşkuya mehter takımı da eşlik etmişti. Mehter Takımı da nerden çıktı diyorsanız… O sıra resmi ziyaret için Batı Almanya’da bulunan dönemin Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay (1899-1982) Türk kültürünü tanıtmak için Almanya’ya mehter takımı ile gitmişti.
Maçın oynandığı stadyumu dolduran 53 bin seyirciden en az 35-40 binini gurbetçi Türk işçileri oluşturdu. Stadyum çevresinde kurulan seyyar alanlarda davul zurna çalınıp Alman sosislerinin yanında Türk usulü köfteler dumanı tüte tüte pişirildi.
Alman Bild gazetesi “Köln’ün göbeğinde küçük bir İstanbul kuruldu” manşetini attı, dönemin magazin ve spor basını Göztepe’nin efsane kalecisi Ali Artuner’i günlerce konuştu.
2026 Türkiye-Paraguay maçına gelince...
New York, California, Texas ve Şikago gibi Türk nüfusun yoğun olduğu eyaletlerde yaşayan gurbetçiler, milli takımı stadyumda yalnız bırakmamak için aylar öncesinden binlerce dolar harcayarak, iç hat uçuşları, otel rezervasyonları ve fahiş fiyatlı maç biletleri satın alarak milli takıma maddi ve manevi destek vermek için parasını ve zamanını harcadı. Maddi ve manevi hazırlık, maçın ilk dakikalarında bir anda heba oldu.
Almanya’daki Türk göçmenler işçilerden oluşuyordu. ABD’deki Türk göçmenler ise teknoloji, finans, akademi dünyasındaki beyaz yakalılardan oluşuyor. Beyaz yakalıların WhatsApp gruplarında paylaştığı eleştirilerde, Milli Takım’ın Miami ve Los Angeles gibi şehirlerdeki turnuva kamplarında sosyal medya fenomeni gibi davrandığı, odaklanma sorunu yaşadığı dile getiriliyordu. Saha dışı yapılan reklam anlaşmalarına harcanan enerjinin sahaya yansımadığı vurgusu da en dikkat çeken eleştirilerden.
Türk Milli Takımı’nın henüz oynanmamış maçı çoktan kazanmış gibi kibirli duruşu ve doğmadık çocuğa don biçme faaliyetinden geriye kalan büyük hayal kırıklığı, ancak 1950 Dünya Kupası’nda Brezilya’nın yaşadığı hayal kırıklığı ile mukayese edilebilir boyutlarda.
1950 Dünya Kupası’nın son maçı. Brezilya, Uruguay’ı yeneceğinden, maçı kazanacağından çok emin. Maçtan bir gün önce futbolculara arkasında “dünya şampiyonlarına” yazan saatler dağıtılıyor. Brezilya teknik direktörü kutlamaları nasıl kabul edeceğinin provasını bile yapmış durumda. Sonuç: Şampiyon Uruguay.
1954 yılında Dünya Kupası maçının ilk defa İsviçre’den canlı olarak yayınlanmasından bu yana futbol, taraftarın aldığı biletlerin sponsorluğunda oynanmıyor. Kazanan her şeyi alır ilkesi ile ilerleyen, milyarlık reklam gelirlerinin elde edildiği devasa bir sektör söz konusu artık.
Maçların ekranlarda naklen yayınlanması nasıl hem televizyon satışlarını arttırmış ve futbolu bir oyun olarak başkalaştırıp dönüştürmüşse, sosyal medya çağında futbolcuların milyon takipçili sosyal medya hesapları da onların aidiyet bağını değiştirip dönüştürüyor.
Futbolcular için maçı kazanmak yeni reklam gelirleri elde etmekten başka bir anlama gelmiyor. Sorun şu ki maçı kazanmayınca o reklam gelirlerinin devam etmeyeceğini, kendileri ile yüzleşme terbiyesine sahip olmadıkları için anlamamış görünüyorlar. Bu yüzden bir futbolcu, mesela, Millî Takım’daki başarısızlığını, oyuncusu olduğu Avrupa takımında gösterdiği performans ile unutturacağını düşünüyor.
Arda Güler, Kenan Yıldız, Hakan Çalhanoğlu ile New York ve Los Angeles sokaklarında çekilen, Amerikan televizyonlarında yayınlanması planlanan milyar liralık reklam kampanyaları ve reklam filmleri, elenme sonrası süresiz olarak rafa kaldırıldı.
Amerikan depolarına haftalar öncesi yığılan yüz binlerce tişört, atkı, şapka, hediyelik eşya, bir anda değerini yitirdi.
2026 Dünya Kupası devam ediyor, ancak siz bu yazıyı okurken, Türkiye, ABD ile son maçını yapmış olarak kupaya veda edecek.
Bir maçı kaybetmek neden bazılarında yas benzeri bir acı oluşturuyor?
Bu sorunun etrafında yol alabilmek için taraftar psikolojisini dikkate almak gerekiyor.
Taraftar mağlubiyeti kabullenir. Ancak emek ile sonuç arasındaki bağın birkaç kişinin dikkatsizliği nedeniyle kopmasına öfkelenir, üzüntü öfke ile harmanlanır.
Sosyolojik olarak taraftarın kurduğu mantık şudur: Bu kupa için milyonlarca insan umutlandı, destek vermek için şehirler arası uçtu ve dişinden tırnağından artırıp takımın yanında olmak üzere stadyumda hazır bulundu. Bu kadar emek, bireysel hatalar yüzünden heba olmamalıydı. Kaybedebilirdik ama bu şekilde kaybetmeyebilirdik. Kaybettik, ama milli takım oyuncuları kaybetmeyi bu kadar “cool” bir şekilde savunmaya kalkmamalıydı.
Taraftar, parasının, zamanının, duygularının heba edildiğini düşünmektedir. Dolayısıyla taraftar, yıllar sonra 2026 Dünya Kupası’nda Türk Milli Takımı’nın mağlubiyetini, mağlubiyet olarak değil, önlenebilir mağlubiyet olarak ve duygularını temsil eden gözü yaşlı çocuk karesi ile hatırlayacaktır. Velhasıl, 2026 Dünya Kupası’ndan Türkiye’nin payına düşen, temsil krizi ve kaybetme üzüntüsü.
Kendimi doğru ifade edebilmek için şunu söylemem gerekiyor: Benim üzüntü sebebim, Türkiye’nin dengesiz bir şekilde futbolculara yaptığı yatırım, “kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez” mantığı ile yanlış yerde yanlış zamanda harcanan paralar... Devletin bütçesinin ev ekonomisi bilen titiz bir anne gibi idare edilmiyor oluşunu anlamakta zorlanıyorum. O paralar nice dar gelirli başarılı gencin eğitimine harcanabilir, yeterli protein alamadığı için büyümesi duran ya da yanlış beslendiği için obezite sınırına varan gençlere sağlıklı beslenme desteği verebilmek için kamusal yatırımlar yapılabilirdi.
Taraftarı ile gönül bağı kurmaktan beri duran, mağlubiyetini kameralar önünde NLP dili ile, performans olarak dile getirecek kadar kaybetme mesuliyetinden yoksun futbolcuların ne Türkiye ile ne de taraftar ile bir bağı yok.
“Bizi temsil ediyorlar” diyorsanız...
Küresel dünyada “milli ve yerli”, reklam gelirlerini arttırmak için kullanılan bir rozet. “Başarılı” olan sadece kendini temsil ediyor. Umarım “Bizim çocuklar”ın “bizim” olmadığı bir an önce görülür...
BIST isim ve logosu "Koruma Marka Belgesi" altında korunmakta olup izinsiz kullanılamaz, iktibas edilemez, değiştirilemez. BIST ismi altında açıklanan tüm bilgilerin telif hakları tamamen BIST'e ait olup, tekrar yayınlanamaz. Piyasa verileri iDealdata Finansal Teknolojiler A.Ş. tarafından sağlanmaktadır. BİST hisse verileri 15 dakika gecikmelidir.