Ben bugünü de çok severdim. Mahallenin neredeyse bütün kadınları babaannemin evinde toplanır ve akşama kadar bin türlü mesele konuşurlardı. Öyle büyük bir 'çocukluk zevki' idi ki o konuşulanları dinlemek. Nişanı atan uzak akraba, araba almış komşu, üniversite okumaya gidip orada bir kız sevmiş mahallemizin delikanlısı… Hayatın küçük, fakat kocaman meseleleri bütün detaylarıyla ve nerdeyse teatral bir canlandırma ile salonu doldururdu.
Odun ve kömür günlerini de hatırlıyorum. Daha doğrusu kömür gününün tozunu ve odun gününün balta seslerini... Bir kamyonetle gelen odunlar akşama değin durmadan kesilir, kesilirdi. Amcamın, Bruce Lee çığlıklarıyla ufak parçalara ayırdığı koca odunlar hala gözümün önündedir. Eh, bana da kucağıma alabildiğim kadar odun alıp onları kömürlüğe istif etme işi kalırdı. Yerine getirilmesi gereken büyük ve önemli bir vazife… Çünkü sonunda hem dede harçlığı hem de amca gazozu vardı.
Sonbahar benim için 'güzelim bir ülke' idi çocuklukta. Kendine mahsus halleri, yolları, edaları olan bir ülke…
Bütün bunları 'nostalji' olsun diye yazmıyorum. Hiç sevmem nostalji yapmayı. Bütün bunları bu sabah dehşetle şunu fark ettiğim için yazıyorum. Biz artık sonbaharın geldiğini sadece arabamızın klimasının derecesini artırırken ve sadece 'havalar da soğudu' cümlesi eşliğinde fark ediyoruz. Ne karpuzlar özlenecek artık, ne kiraz ne vişne. Ne reçeller yapılacak ne konserve kurulacak ne de birileri bize 'kırılacak odunu' gösterecek.
Her şey muazzam bir hızla ve fragmanlar halinde gözümüzün önünden, hayatımızın önünden akıp geçecek. Bazen bir şey yakalayacağız. Bir kar tanesi ya da kuruyup düşmüş bir yaprak mesela. 'Sonbahar' diyeceğiz adına, 'kış' diyeceğiz. Zemheri ne vakitti, bilmeden geçireceğiz ömrümüzü. Yine de kendimizi 'pek gelişmiş', bizden öncekileri 'ilkel' bulmaya devam edeceğiz.
Yazıyorsam nostaljiden değil, hâlihazırdaki sümüklü kibrimizden yazıyorum bütün bunları.
Bir Ramazan gününde 'abi, Yeni Şafak çok güzel dergiler çıkarıyor, bir de gençlere doğrudan hitap edecek bir kültür dergisi çıkarsa ya' dediğimde bu işin üzerime kalacağını tahmin etmezdim. Sağ olsun İbrahim Karagül, derginin çok iyi olacağını düşünüp derhal hayata geçirilmesi için kolları sıvadı. Ardından Mesut Albayrak da meseleyi sahiplendi ve Ramazan'dan bu yana, yani çok kısa sayılabilecek bir süre içerisinde dergimiz Cins'i yetiştirdik. Allah nasip etti, derginin genel yayın yönetmenliği de bana tevdi edildi. Ve dergi, yayın koordinatörümüz Furkan Çalışkan ve editörümüz Yusuf Genç'in olağanüstü çabalarıyla hayata geçti.
Cins'te istiyoruz ki bir yandan adına 'kültürel iktidar' dediğimiz meseleyle boğuşalım, bir yandan da okurlarımızı birinci sınıf dertlerden, birinci sınıf ürünlerden, birinci sınıf meselelerden haberdar edelim.
Çok geniş ve dikkat çekici bir yazar kadromuzun olduğunu söylemem gerekiyor. Haşmet Babaoğlu'ndan Aykut Ertuğrul'a, Turgay Bakırtaş'tan Betül Nurata'ya, Tuncer Köseoğlu'ndan Muhammed Berdibek'e kadar sağlam bir kadromuz var. Tabii, bu kadro aynı zamanda durmaksızın da zenginleşecek. Bir çeşit 'rotasyon'a tabii olacak dergi. Hüseyin Akın, Güray Süngü, Elyesa Koytak, Ahmet Murat, Bekir Cantemir, Fatih Ketanci, Mehmet Hatipoğlu, Gülenay Börekçi, Eren Safi ve daha pek çok değerli isim de bundan sonraki sayılarda okurla buluşacak inşallah.