İstanbul Müftüsü Prof. Mustafa Çağrıcı''ya teşekkür borçluyuz. Sesimizi duydu, kulak ardı etmeyip şikâyetimizi ciddiye aldı ve çözüm üretti.
Geçen hafta burada yazmıştık... Konu, camilerdeki ayak kokusuna çare bulunması.
Çoğunluk namaza giderken temizliğine dikkat etse de, her nasılsa aradan çıkan birkaç kişi, kötü kokan çoraplarıyla diğerlerine maddî-manevî zorluk yaşatır.
Zorluk yaşatmak, lakırdının kibarcası. İsterseniz ''eziyet'' kelimesini de tercih edebiliriz. Yahut Müftülükten yapılan açıklamada olduğu gibi ''işkence''.
* * *
“Amacımız cemaate ayak ve ayakkabı kokusuna katlanmak zorunda kalmadan ibadet yaptırabilmek” diyen Çağrıcı, galoş uygulaması başlattı.
Namaza gelenler, ayakkabısını çıkardıktan sonra, ayağını galoş makinesine uzatıp üzerine basacak ve galoşu giymiş olacak. Eğilip kalkmaya gerek duymadan.
Galoşlar renkli değil ''saydam'' yapılırsa daha isabetli olur kanaatindeyim.
* * *
Çorap kokusunun bu şekilde yok edildiğini düşünsek bile kokudan tam olarak kurtulmuş sayılmayız.
Ayakkabılara da bir çözüm bulmak zorundayız.
İçeriye ayakkabıyla girmiyoruz hesapta. Kural böyle. Camilere ayakkabıyla girilmez. Orası kilise değil.
Acaba gerçekten bu kurala uyan var mı?
Hıristiyanlar ayakkabıları ayaklarındayken giriyorlar kiliselerine, biz ise camiye girerken ayakkabılarımızı elimize alıyoruz.
* * *
Cadde ve sokakta, temiz-kirli her yerde dolaştığımız, helâya girdiğimiz ve bu yüzden mikrop müzesine dönen ayakkabılarımızı elimize alıp içeriye girmek, ne kadar mantıklı?
Av dönüşü vurduğu tavşanı kulaklarından tutmuş avcı gibi giriyor cemaat cami içine. Aradaki fark şu: Tavşandan kan damlar, ayakkabılardan kirli su.
Giriş teker teker, çıkışlarsa cümbür cemaat.
Ve çıkışta ayakkabısını eline alan, kalabalık içinde ilerlemeye çalışırken, yukarı kaldırıyor.
Kuru havalarda bir derece; fakat hava yağışlı olduğu zamanlarda, altlarından şıpır şıpır sular damlıyor.
Zemindeki halıya, önündeki adamın elbisesine ve başına; bazen de kendi üzerine.
Ne değerli ayakkabılarımız varmış! Hepsi başımızın tacı!
* * *
O manzara karşısında üzülmemek mümkün değil.
Nerede kaldı bizim temizlik düşkünlüğümüz?
Temizliğin imandan geldiğini niye unutuyoruz?
Ayakkabısının altındaki kirli suyu çevresindekilerin ve kendi üzerine damlata damlata camiden çıkan adamın kıldığı namazın kıymeti hakkında, iki satırlık açıklama yapacak bir din âlimi yok mudur?
* * *
En başta sorulması gereken soru: Şart mı ayakkabıları içeriye sokmak?
Güya çalınmasına karşı tedbir almış oluyoruz!
Başka türlü bir tedbir usulü bulamadık bugüne kadar. Yapılan dolap/raf sayısı nedense hep yetersiz kalıyor.
İstanbul Müftüsü buna da tek kullanımlık ve saydam poşet uygulaması getirdi.
Evvelce civardaki hayırsever market sahibinin hibe ettiği ve üzerinde marketin ismi yazan poşetler kullanılırdı. Onlar da defalarca kullanıldığından ayakkabılardan daha kirli hale gelirdi.
* * *
Prof. Çağrıcı''nın direktifiyle buna da çare bulundu. Özel olarak tasarlanan ve tek kullanımlık poşetler bulunacak camilerde. Poşete sarılan ayakkabılar kirliliği ve kokuyu önlemiş olacak.
Ayrıca camilerin temizliği de düzenli olarak yapılacak.
İstanbul Müftülüğü ve Büyükşehir Belediyesi arasında anlaşma yapıldı. Yoğun ziyaretçisi bulunan 21 büyük caminin temizliği belediye tarafından yapılacak. Sultanahmet, Süleymaniye, Şehzade, Beyazıt, Fatih, Dolmabahçe Camii gibi büyük camiler dört günde bir temizlenecek. Ayda bir defa da genel temizlik.
Başlıklar :

