Türkiye’nin rasyonel bir zemine dönmekten başka çaresi kalmamıştır vaazıyla başlatılan ortodoks program, geride kalan üç yılı aşkın sürenin sonunda vazgeçilmediği her gün kepenk indiren yüz binlerce esnafın, tenceresi kaynamayan sofraların, fabrikalarda çarkları durduran iflasların ve iş bulmaktan umudunu kesip evine hapsolan milyonların sırtında derinleşen iktisadi bunalıma doğru gidiyor.
Hiç mi başarısı olmadı bu programın diye sorabilirsiniz, olmaz mı derim ben de. Rekor düzeyde faiz artışları ve sıcak sermaye girişine dayalı çağlar öncesinden kalma dezenflasyon reçetesi; risk priminin (CDS) 700 baz puandan 217 baz puan seviyesine gerilemesi, rezervlerin inişli çıkışlı da olsa 190 milyar dolar düzeyinde tutunması ve cari açığın milli gelire oranının yüzde 2,4 seviyesinde olması gibi yapay sevindirik bir takım makro göstergeler üretti. Türkiye’de yaşıyorsanız her güzel görünen şeyin arkasında mutlaka bir “ama” vardır. Ama uluslararası sermaye çevrelerinin (faiz çetelerinin) alkışladığı bu makyajlı vitrinin arkasında; kamu maliyesinden reel sektöre, üretim altyapısından vatandaşın alım gücüne kadar uzanan devasa bir tahribat da birikmedi değil.
Bugün fabrikaların kapısına kilit vurulduğu, vergi gelirlerinin faiz giderlerine yetiştirilemediği ve işgücünün üçte birinin atıl kaldığı bir tabloda, programın ömrünü tamamladığını gören herkes aynı soru etrafında toplanıyor. Toprağı bol olsun, bu başarısız ölü yatırım timsali politikaların ruhuna Fatiha’yı ilk kim okuyacak?
ÇİFT KAŞARLI ORTATOST REÇETENİN YAN ETKİLERİ
Biraz süslü terminolojiler ile yazayım ki muhatabı anlasın, vatandaşın dilinden yazınca halinden anlamadıkları gibi dilinden de anlamıyorlar. Ortodoks reçetenin kamu maliyesine yüklediği fatura, sürdürülebilirlik sınırlarını çoktan paramparça etmiş durumda. Haziran 2023 ile Haziran 2026 arasındaki üç yıllık dönemde merkezi yönetim bütçesinden ödenen kümülatif faiz gideri tam 5,19 trilyon liraya (yaklaşık 139 milyar dolara) ulaşmış. Yalnızca 2026’nın ilk altı ayında yapılan faiz ödemesi, 2024 yılının tamamındaki faiz faturasını geride bırakmış; toplanan her 5 liralık verginin 1 lirası doğrudan faiz harcamalarına tahsis edilir hale gelmiş.
Yani sizin anlayacağınız faiz çetelerine pardon küresel finansın seçkin sermayedarlarına 90 adet Osmangazi Köprüsü değerinde milli servet akıtmışız. Eğitime, sağlığa, teknolojik dönüşüme ve üretken altyapıya aktarılabilecek trilyonlarca liralık kamu kaynağı, faizi borçla ödeme sarmalına kurban edilmiş; binlerce işletmenin üretken kapasitesi bu ezici faiz yükünün altında can vermiştir.
Fiyat istikrarı yani istikrarsızlığı cephesinde ise %38-40 bandından başlayıp %75,45’e kadar çıkan, oradan kademeli düşüşle bugün %31,75’e gerileyen yıllık enflasyon oranı bir başarıymış gibi anlatılıyor. Ama bilmiyorlar ki yıllık enflasyon oranının hız kesmesi fiyatların düştüğü anlamına gelmiyor. Yıllık oranlardaki baz etkisi kaynaklı matematiksel düşüş, mutfaktaki ve pazardaki fiili satın alma gücü erozyonunu telafi etmeye yetmiyor.
Fiyatlar genel seviyesi kesintisiz bir tırmanışla üç yılın sonunda halkın sırtına yüzde 215’i aşan ağır bir kümülatif fatura yüklemiş, memleket yüksek faizle düşük kur arasında iki dilim ekmek gibi preslenmiş ey Ortatostçular.
Düşük kur dediysek yanlış anlaşılmasın; rekor faiz ve sıcak para imtiyazlarına rağmen döviz kuru kalıcı bir istikrara kavuşturulamamış, dolar/TL kuru 20,88 seviyesinden 48,10 TL bandına yükselerek yüzde 130’u aşmış. Sıcak paraya bağımlı bu model, kalıcı istikrar sağlamak bir yana, dış şoklara karşı ne kadar kırılgan olduğunu bir kez daha kanıtlamış durumda.
Uygulanan aşırı sıkılaşmanın reel sektördeki karşılığı ise adeta bir erken sanayisizleşme. Yüksek kredi maliyetleri, ötelenen iç talep ve işletme sermayesi yetersizliği neticesinde yalnızca 2026’nın ilk yarısında 1.240 şirket konkordato başvurusunda bulunmuş, bu tablo bir önceki yıla göre yüzde 30-35’lik bir sıçramaya işaret ediyor. Sanayi sektörünün milli gelir içerisindeki payının yüzde 22,8’den yüzde 17,9’a düşmesi, enflasyonla mücadelenin ülkenin sınai üretim kapasitesi tasfiye edilerek satın alındığını net bir şekilde gösteriyor.
Sayılarını artırabileceğimiz tüm bu iktisadi gerçekler, ortodoks programın meşruiyetini bütünüyle tüketmiştir. Merkez Bankası’nın şaşan hedefleri, çöken OVP tahminleri, dar gelirliyi kuşatan yoksunlaşma, umudu kırılan atıl işgücü ve reel sektörün likidite krizine teslim olması; bu modelin tabutuna çivi çakacakların saflarını hızla sıklaştırmaktadır.
GÖREVİMİZ TEHLİKE
Ekonomi, üretimi ve istihdamı merkezine alan çok boyutlu yeni bir politika bileşimine ihtiyaç duymaktadır. Tarımsal tedarik zincirleri, gıda lojistiği, enerji girdi maliyetleri ve piyasa tekelleşmelerini hedef alan arz yönlü yapısal tedbirler devreye sokulmalıdır. Genel bir kredi sıkılaştırması yerine; ihracat odaklı, yüksek katma değerli, ithal ikamesi sağlayan ve istihdam yaratan imalat sanayii ile tarım sektörlerine yönelik hedefli ve düşük maliyetli kredi hatları kurulmalıdır. Konkordato dalgasıyla boğuşan KOBİ’ler ve emek-yoğun üreticiler için faizsiz borç yapılandırma, prim-vergi erteleme ve sermaye tamamlama destekleri sunularak üretken kapasitenin kalıcı olarak yok olması engellenmelidir. Eş zamanlı olarak, geniş tanımlı atıl işsizliği eritecek sektörel teşvikler ile işgücünü yeni nesil dijital becerilerle donatacak adaptasyon programları hayata geçirilmelidir. Dezenflasyon faturasının dar gelirliye yıkılmasını önlemek amacıyla taban gelir destekleri sağlanmalı; dolaylı vergiler azaltılıp servet ve kazanç vergileri artırılarak sabit gelirlilerin alım gücünü koruyacak hedefli refah payı mekanizmaları tesis edilmelidir.
Bizde hata bir kere yapılır, ikincisi tercihtir.

