Son birkaç günde Soykırımcı Siyonist İsrail-Türkiye hattında arka arkaya yaşanan gelişmeleri kim nasıl okursa okusun, bize İsrail için yaklaşmakta olan bir kıyametin ayak sesleri olarak geliyor.
İsrail kaşınıyor.
Güvenliğim diyor, tehdit görüyorum diyor sonra bölgede kendimden başka bana uzak gelecekte de olsa tehdit olacak bir güç istemiyorum diyor ve her seferinde küstahça saldırganlık haddini bir level daha aşıyor.
Eski ABD Deniz Piyadeleri istihbarat subayı ve eski BM silah denetçisi Scott Ritter’a kulak vermelerini tavsiye etmeli birileri
: “İran İsrail’e füze atabilir ama Türkiye Suriye sınırına tümenler yığabilir. Türklerle savaşmak istemezsiniz” dedi. Ardından Türk askerinin savaşma karakterinden söz etti; Ömer Halisdemir’i ve Kore’deki Türk Tugayı’nı örnek gösterdi: “Türkler savaşır. Bu işte oldukça iyidirler ve ölmekten korkmazlar… İsrailliler Türklerle savaşırsa Türkler İsrail’i yaklaşık 3,2 saniyede ezip geçer”Elhak, Gazze’nin yiğitleri, Kassam Tugayları da olabildiğince asimetrik güçleriyle, tam da bu korkusuzluklarıyla, şehadete olan inançlarıyla İsrail’i rezil rüsva etti.
Bütün dünyaya bütün korkunçluğunu, insanlık dışı rezilliğini ifşa etti. Türkleri Ritter’ın gözünde güçlü kılan ne varsa bunların fazlası Gazze halkında var zaten.
Esasen Türklerin mayası ile Gazze halkının mayasının bir olduğunu söylemeye değil hatırlatmaya gerek var belki. Çok değil sadece yüz yıl önce Gazze ile Konya, Refah ile Yozgat
aynı bedenin birbirine bakan iki yanıydı sadece. Ama Gazze’ye karşı sergilediği amansız asimetrik güç gösterisiyle galebe çalmış olabilir.
Türkiye’ye bulaşmak isterse karşısına farklı bir ruh çıkmaz ama Recep Tayyip Erdoğan’ın deyimiyle evlerinde zorla tutulan sabırla taşmak için bekleyen milyonlar var.
KAŞINMA İSRAİL.
Türk halkı sen bu topraklara musallat oldun olalı ne kadar Cihad ruhundan uzak tutulmaya çalışıldıysa da senin bugünkü kaşıntıların, küstahlığın bu millete özünü hatırlatıyor. Bugün Müslüman Türk milleti cihad ruhundan hiç de uzak değil. Başka bir vesile için bilemem ama bugün İsrail’e karşı bir seferberlik ilan edildiğinde birkaç saat içinde milyonlarca gönüllü seni sana vaat edildiğini vehmettiğin topraklara gömmek için sınırına dayanır. Al sana vaat edilmiş toprak! Ama üstünde sana yer yok, altıyla yetineceksin.
Suriye’deki askerî gösteri,
Doğu Akdeniz’deki deniz hareketliliği, İsrail’in Yunanistan’la derinleştirdiği savunma ilişkileri ve nihayet İsrailli yetkililerin Türkiye’yi açıkça “sınırlandırılması gereken” bir güç gibi tarif etmeye başlamaları kaşıntının iyice uyuz bir hal aldığını gösteriyor.
Bu resimde son ciddi eşik 18 Ağustos’ta Suriye’deki Ebu Zuhur hava üssüne yönelik İsrail saldırısıyla aşılmıştı. Üs, Türkiye sınırına yaklaşık 60 kilometre mesafedeydi ve İsrail saldırısının Türkiye’nin burada askerî varlık, hava savunma sistemi veya radar kapasitesi oluşturmasını engellemeyi amaçladığı artık İsrail tarafınca da gizlenmiyor.
Savunma Bakanı Israel Katz birkaç gün sonra işgal altındaki Suriye toprağı Hermon Dağı’na giderek bütün küstahlığıyla
, İsrail’in “Türkiye’nin Suriye’de yerleşme girişimine karşı harekete geçtiğini” ve aynı tutumu bundan sonra da sürdüreceğini söyledi. İsrail burada alenen artık kendi sınırlarını savunmaktan söz etmiyor. Başka bir devletin, yani Suriye’nin kendi topraklarında Türkiye ile nasıl bir güvenlik ilişkisi kurabileceğine İsrail’in karar vereceğini söylüyor. Başka bir deyişle kendi güvenlik doktrinini giderek “
Benim güvenliğim, komşularımın güçsüzlüğüdür
” çizgisinde bir emrivaki olarak dayatmaya kalkıyor.Asıl düşündürücü gelişmelerden biri,
ABD’nin İsrail Büyükelçisi Mike Huckabee
’nin Ebu Zuhur saldırısını
tarif ederken kullandığı dil oldu. Huckabee saldırıyı açıkça bir “uyarı” olarak tanımladı ve bunu beyzbol üzerinden anlattı: Vurucu sahaya fazla yaklaşıyorsa atıcı topu göğsüne doğru göndererek ona geri çekilmesini söyler; çekilmezse bir sonraki top daha sert gelecektir. Huckabee, İsrail’in Ebu Zuhur pistini vurmasını da Türkiye’ye verilmiş böyle bir mesaj olarak yorumladı. Bu son derece vahim bir anlatımdır.
Çünkü burada söz konusu olan Türkiye NATO üyesi, bölgenin en büyük ordularından birine sahip bir devlettir. NATO üyeliğini geçelim, Türkiye’nin bundan çok daha önemli özelliği bölgenin tarihi-kültürel-siyasi derinliğinde köklü bir güç olmasıdır. Ordusunun sayısal veya teknolojik gücünün yanı sıra bir de Cihad şuuruna sahip olmasıdır.
İsrail ve akıl danelerinde zerre beyin olsa bunu artık hesaba katarlardı. Doğu Akdeniz’den gelen son haberler de aynı gelişmenin başka bir sahnesini canlandırıyor
. İsrail basınında Türk savaş gemilerinin bölgede İsrail donanmasının hareketlerini doğrudan hesaba katmak zorunda bıraktığı, tarafların birbirlerinin deniz hareketlerini giderek daha yakından takip ettiği yönünde haberler çıkıyor. Bunların ayrıntıları henüz iki devletin resmî makamlarınca bütünüyle teyit edilmiş değil. Dolayısıyla ihtiyatla yaklaşmak gerekir. Fakat İsrail’in Türkiye’yi artık Suriye’de, Doğu Akdeniz’de ve Yunanistan üzerinden şekillenen askerî dengede başlıca stratejik rakiplerden biri olarak gördüğü konusunda çok az şüphe var.Nitekim İsrail’in Yunanistan’la imzaladığı yaklaşık 3 milyar avroluk “Achilles Shield” hava ve füze savunma anlaşması da
bu tabloya ekleniyor. Anlaşma çok katmanlı hava savunma ve anti-dron sistemlerini kapsıyor. Bunun doğrudan Türkiye’ye karşı yapılmış bir anlaşma olduğu söylenmiyor tabi; fakat Doğu Akdeniz’de İsrail-Yunanistan askerî entegrasyonunun hızlandığı da açıktır. Tam bu sırada
Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın Mekke Ortak Savunma Anlaşması
çerçevesindeki ilk Stratejik Siyasi ve Savunma Komitesi toplantısını İstanbul’da gerçekleştirmesi de tesadüf sayılamayacak bir bölgesel dönüşüme işaret ediyor. Hakan Fidan anlaşmanın belirli bir devlete karşı kurulmadığını özellikle söyledi; hatta yeni üyelerin katılımına açık bir güvenlik mimarisi tasavvur edildiğini anlattı. Fakat kendisine İsrail’in Türkiye’yi stratejik tehdit olarak göstermeye başlayan dili sorulduğunda
Fidan’ın cevabı
çok daha sertti.Netanyahu’yu “insanlığın, uluslararası toplumun ve güvenliğin ortak düşmanı”
olarak niteledi ve meselenin Türkiye-İsrail ihtilafından ibaret olmadığını özellikle söyledi. Ona göre Netanyahu ve etrafındaki “soykırımcı zihniyet”, küresel güvenliğin kendisi açısından bir tehdide dönüşmüş durumda ve uluslararası sistem artık bu tehdide karşı harekete geçmek zorunda. Fidan’ın burada önemli bir ayrım yaptığını düşünüyorum. Türkiye’nin İsrail’e karşı öfkesi, iki devlet arasındaki klasik çıkar çatışmasından doğmuyor. Gazze’de yaşananların meydana getirdiği ahlaki ve insani kopuş bundan çok daha derin.
İsrail bunu hâlâ anlamıyor gibi görünüyor ama anlamayışı kendisine çok pahalıya mal olacak.
Türkiye toplumunda Gazze’den beri biriken büyük bir öfke var. Çocukların parçalanmış bedenleri, aç bırakılan siviller, hastanelerin bombalanması, işgalin genişletilmesi, Filistinlilerin topraklarından sürülmesi... Bunların her biri Türkiye’de siyasî görüş ayrımlarının çok ötesine geçen bir hafıza oluşturdu.
İsrail yönetimi bugün bu toplumsal öfkenin üzerine bir de Türkiye’yi doğrudan askerî tehdit diliyle kışkırtıyor.
Burada Netanyahu’ya 2013’te Erdoğan’ın Gezi olayları sırasında söylediği meşhur sözü hatırlatmak gerekiyor. Erdoğan o günlerde, kendisine destek veren geniş kitleleri kastederek “Türkiye’de evlerinde zor tuttuğumuz bir yüzde 50 var” demişti.
Şimdi o kalabalık İsrail’e patlamak için hazır bekliyor.
Bu kadarını söylüyoruz ve uyarıyoruz. Kaşınma İsrail!
