“İlâhî ilim varlığın; varlık ise insan bilgisinin kaynağıdır.” demiştik. İnsan, kendi kalbinde meydana gelen bu ilmî sûret sayesinde mecazen “musavvir” diye nitelenebilir. Ne var ki onun yaptığı tasvir hiçbir zaman ilâhî yaratmaya denk değildir. Çünkü kul yalnızca kendisine açılan rahmetten / nasipten istifade eder; sûreti hakikatte var eden ve ona vücut kazandıran ise daima Allah Teâlâ’dır.
Bu bakımdan Gazzâlî’nin “musavvir anlayışı”, tasviri resim sanatına indirgemez. Zira tasvir, varlığın hikmet üzere düzenlenmesi; ilmin sûrete dönüşmesi, sûretin de kemâline ulaşmasıdır.
Böylece “el-Musavvir” ismi, yalnızca güzel şekiller veren değil; bütün kâinatı kendi takdirine uygun bir tertip içinde kuran ilâhî hikmeti ifade eder. İslam sanat nazariyesinin ontolojik temelleri de tam burada görünür hâle gelir. Çünkü sanatkârın işi, ilâhî yaratmaya “ortak olmak” değildir; o yaratılışta tecelli eden hikmeti idrak ederek onu kendi idrak ve amel dünyasında “yeniden görünür kılmak”tır.
İşte tam burada İbnü›l-Arabî devreye girer. Çünkü onun düşüncesinde sûret, yalnızca görülen bir şekil değil, ilâhî tecellînin görünür olduğu mertebedir. Tasvir -bundan dolayı- onda da yalnızca resim yapmak anlamına gelmez.
Bundan hareketle İbn Arabi, Hz. İsa’nın Ruhullah olmasıyla, onun ümmetine tasvir hakkı verildiğini ancak “İhsan, Allah’ı görür gibi ibadet etmendir. Sen O’nu görmüyor olsan da O seni görmektedir…” hadisiyle Allah doğrudan hayale sokulduğundan Muhammedî ümmette suretin geçersizleştirildiğini söyler. Bu ayrımı daha belirgin hale getirmek için söylediği “Muhammedî şeriat, bu ümmete Allah’ı algılanabilir bir suretle tasvir etmeyi yasaklamıştır.” sözüyle de söz konusu ayrımı İslam sanat nazariyatına bir ilke olarak taşımıştır.
Şöyle ki, İbnü›l-Arabî, Allah›ın hayâle dahil edildiğini söylerken, hayâli bir vehim veya kurgu anlamında kullanmaz. Onun kastettiği, ihsan makamında kulun müşâhedesine açılan tecellîdir. Diğer bir ifadeyle Muhammedî şeriatta Allah, müşâhedeyi mümkün kılacak şekilde hayâle açılmış; fakat nesneleştirilecek bir sûrete kesinlikle kapatılmıştır. Bunun en veciz söylenişi ise “Allah hayâlde tecellî eder; sûrette temsil edilemez” şeklinde olsa gerektir.
Buna göre insan, Rabbini dahi kendi idrakinin kurduğu sûret içinde tanımaya çalışır. Yukarıdaki “İhsan hadisi”, bu bakımdan yalnızca ahlâkî bir tavsiyeden ibaret değildir; insanın kaçınılmaz olarak bir sûret ve hayâl vasıtasıyla idrak ettiğini haber veren derin bir metafizik ilkedir. Muhammedî şeriat, sadece bu idrakin dış dünyada nesneleş-tirilmesini ve Allah’ın duyularla algılanabilir bir sûrette temsil edilmesini yasaklayarak hayâl ile hakikat arasındaki sınırı muhafaza etmiştir.
Meseleyi böyle yorumlayan İbn Arabi, şu üç kavramı da birbirinden ayırmıştır:
Temessül: Cebrâil’in Meryem’e insan sûretinde görünmesi gibi ilâhî bir zuhûr biçimi;
Hayâl: İlâhî hakikatlerin idrak edildiği berzah;
Sûret: (şûra): Duyular önünde sabitlenen ve temsil edilen biçim.
İbn Arabî, bu bağlamda doğrulamaya da reddiyeye de başvurmaksızın şu tespiti yapmıştır: Hristiyanlık, Cebrâil’in beşer sûretinde temessülü etrafında gelişen dinî tecrübeyi, tarih içinde ikonaya yüklemiştir. Hazret bu yüklemeyi, Hz. Îsâ›nın hakikatiyle irtibatlandırmış ve dolayısıyla onu sadece tarihî bir sapma olarak açıklamayıp; ümmetinin algılama tarzıyla ilişkilendirmiştir.
Muhammedî şeriat içinse “muhatap kipi”yle konuşarak, “İhsan hadisi” temelinde meseleyi şu istikamette konumlandırmıştır: Hadisteki emirde müşâhede ve hayâl birlikte yer alır, fakat bunların hiçbiri Allah’ın dış dünyada bir sûret hâline getirilmesine izin vermez.
Dolayısıyla İbn Arabî’nin tefekkür sistemi içinde yasaklanan şey hayâl değildir; hayâlin sûrete yani resme / ikonaya dönüştürülmesidir. Böylece İbn Arabî, İsevi ikonanın metafiziğine göre, ilâhî hakikatin sûrette temsil edilebileceğini belirtmiş, buna karşılık Muhammedî tasvir nazariyesiyle ise ilâhî hakikatin ancak hayâlde ve müşâhedede tecellî edebileceğini, ancak ilahi hakikatin hiçbir sûret tarafından kuşatılamayacağını söylemiştir. Bu yaklaşımını ise -niyet esasında- bir hadise istinaden, sureti “tapılması” için yapanlarla, yapmayanların Kıyamet’te Rabbimizce ayrılacağı, ilkinin cehenneme gönderileceği, ikincisi hakkındaki takdirin de yine Rabbimize ait olacağı haberleriyle tahkim etmiştir.
Söz konusu haber ve yorumlarıyla hayâl – tasvir / temsil ilişkisinde Batı resim geleneği ile İslam tasvir anlayışı arasındaki farkı yalnızca sanat bakımından değil ontoloji, epistemoloji ve ibadet tecrübesi bakımından da pekiştirmiştir.
Buradan devam edelim inşallah.


Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.