İslam tasavvurunda tasvir sanatlarını anlamaya çalışırken, daha başlangıçta önemli bir güçlükle karşılaşırız. Hüsnühat, şiir veya edebiyat üzerine konuşurken sahip olduğumuz tarihî sürekliliği burada aynı açıklıkta bulamayız. Hat sanatında hattatlar, mektepler, üsluplar, icâzet zincirleri ve eserler büyük ölçüde kayıt altına alınmış; tezkireler ve biyografiler sayesinde sanatın seyri takip edilebilir hâle gelmiştir. Tasvir sanatlarında ise durum oldukça farklıdır.
Minyatürden tezhibe, ahşap oymadan mukarnasa kadar uzanan geniş alanda ise sanatkârların /zanaatkarların kimlikleri çoğu zaman belirsizdir. Aynı yazma bir eser üzerinde birden fazla sanatçının çalışmış olması, ustaların birbirlerinin üsluplarını benimsemeleri, eserlerin daha sonraki dönemlerde çeşitli müdahalelere uğraması ve atölye düzenine dair yazılı kaynakların son derece sınırlı oluşu, bu alanın tarihini yeniden kurmayı güçleştirmektedir.
Bu sebeple bugün elimizde bulunan birçok eserin hangi sanatçıya ait olduğu kesin olarak söylenememektedir. Sanat tarihçilerinin yıllardır dikkat çektiği bu durum, tasvir sanatlarının yalnızca estetik değil, aynı zamanda metodolojik bir problem olarak ele alınmasını gerekli kılmaktadır. (Geniş bilgi için bkz.: Ali Boozarî’nin “Minyatür Sanatında Bir Sanatçı Üslubundan Bahsedilebilir mi?” adlı makalesi. “Tasvir – Teori ve Pratik Arasında İslam Görsel Kültürü” adlı çalışmanın içinde)
Ne var ki mesele yalnızca tarihî belgelerin eksikliğinden ibaret değildir. Tasvir sanatlarının konusu tabiatı gereği, insanın hayal gücüyle, temsil kabiliyetiyle, sembolik düşünme ve hatta ibadet biçimiyle doğrudan ilişkilidir. İnsan, daha doğuştan itibaren kendisini misaller ve sûretler dünyasında bulur. Gördüğü kadar tahayyül eder; tahayyül ettiği kadar anlam üretir. Böylece tasvir, yalnızca sanat eserlerinde değil, insanın varlıkla kurduğu ilişkinin her safhasında ortaya çıkar. Bu sebeple tasvir sanatlarını yalnızca tasvir tarihi içinde incelemek yeterli değildir; onları insanın hayal, idrak ve tefekkür kabiliyetiyle birlikte düşünmek ve dolayısıyla asıl “suretin tarihi”ne yönelmek gerekir.
Bu bahiste bir diğer önemli husus Batı estetik düşüncesinin büyük ölçüde eserden teoriye gittiğidir. Yani önce resim vardır; sonra resim üzerine estetik kurulur. İslam düşüncesinde ise
uluhiyet
, sona varlık
, sonra sûret
, sonra hayâl
, sonra tecellî
, en sonunda da tasvir
gelir. Tasvir, sûretin sanat alanındaki görünüşüdür. Diğer bir ifadeyle suret genel tasvir özeldir, tasvirin genel resmin özel oluşundaki gibi.Bunlara tabi olarak bizim de asıl konumuzu sûretten tasvire, tasvirden resme doğru işlememiz gerekir. Böyle olduğunda araştırmamızın yönü de değişmektedir. Zira bizim maksadımız, İslam tasvir sanatlarının tarihini yazmaktan önce, onların dayandığı nazarî zemini görünür kılmaktır. Bunun için de meseleyi Batı estetiğinin kavramlarıyla değil, İslam düşüncesinin kendi diliyle konuşmamız gerekir. Bu dilin ilk anahtar kavramı ise hiç şüphesiz sûrettir.
Kur’ân-ı Kerîm’de “s-v-r” kökünden türeyen kelimeler, bir taraftan kıyamet günü üfürülecek olan “Sûr”a, diğer taraftan “şekil verme, biçimlendirme ve sûret kazandırma” fiiline işaret eder. Aynı kökün hem kozmik diriliş hem de şekil verme anlamlarını taşıması tesadüf değildir. Çünkü İslam düşüncesinde sûret, yalnızca dış görünüşü ifade etmez; varlığın belirlenişini, ayırt edilebilir hâle gelişini ve hakikatin(in) görünür olmasını da içine alır.
Nitekim Semîn el-Halebî’nin yaptığı ayırım bu bakımdan dikkat çekicidir. Ona göre sûret iki türlüdür. Birincisi, herkesin gözle görebildiği insan, hayvan ve eşya sûretleridir. İkincisi ise yalnızca akıl ve basîret sahiplerinin idrak edebildiği mânevî sûretlerdir. Böylece sûret, yalnızca cismanî bir şekil olmaktan çıkar; insanın aklî ve ruhî yapısını da içine alan çok katmanlı bir kavrama dönüşür. Bu nedenle “Sizi yarattı, sonra size sûret verdi.” veya “Rahimlerde sizi dilediği gibi tasvir etti.” Mealindeki ayetler de bu çok katmanlı anlam alanı içinde okunmalıdır.
Bu noktada modern dillerin oluşturduğu bazı kavramsal karışıklıklara da dikkat etmek gerekir. Türkçede “şekil”, “form”, “biçim” ve “sûret” çoğu zaman birbirinin yerine kullanılmaktadır. Oysa Arapça’da ve diğer Sâmî dillerde bu kavramlar aynı şeyi ifade etmez. Nitekim Maimonides de İbranicedeki benzer kavramlar arasında aynı ayırımı yapmaktadır. (
Tamuna
: şekil; tavnit
: suret için bkz.: Delâletu’l-Hâirîn, trc.: Özcan Akdağ - Osman Bayder, alBaraka)Bu sebeple İslam tasvir nazariyesini kurarken modern estetik terminolojisini değil, Kur’ân’ın ve tarz-ı kadim İslam düşüncenin kavram dünyasını esas alınmamız gerekir.
Nasipse buradan devam edelim inşallah.


Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.