“Hep tarihten bahsediyorsunuz, günümüze gelin artık!” cümlesinde özetlenen eleştiri, ne denli masum ve haklı bir talebin ifadesi görünürse görünsün özünde isabetli değil. Bunun birkaç sebebi var. Önce bu sebepleri özetleyeceğim, ardından eleştirinin isabetli görünmesine yol açan hissin kısa bir tahlilini yapacağım. Sebepleri dört maddede toplayabiliriz.
Birincisi: Tarih hiçbir zaman geçmişte olmuş bitmiş hâdiselerin sayımından yahut tahlilinden ibaret değildir. Geçmiş merakımız insan oluşumuzdan kaynaklanır ve biz daima “kendi” geçmişimizi merak ederiz. Bizimle kan bağı olmayan, aynı coğrafyayı paylaşmadığımız, dünya görüşü ortaklığı dahi bulamadığımız insan topluluklarını, aynı türe mensup olmadığımız canlılarının geçmişteki durumlarını hatta cansız nesnelerin geçmişten günümüze nasıl intikal ettiğini merak ederiz. Bir şahsın ve topluluğun kendisine dair bilinci arttığı oranda çok geniş anlamıyla tarihe dair merakı da artar. Bu merak sadece hayvanlarda ve cansız nesnelerde bulunmaz. Dolayısıyla ister düşünce ister yaşam biçimleri ister başka bir alanda olsun tarih araştırması, insanın kendisini ve içinde yaşadığı doğal ve insani çevrenin kendi zamanına kadar nasıl ulaştığını anlamayı amaçlar. Durum, çok geniş anlamıyla tarih hakkında böyle olmasına rağmen İslam döneminin en yakın varisleri olarak bizlerin bu döneme dair merak, araştırma ve müzakerelerimizin yadırganacak bir tarafı olamaz, tam tersine tebcil edilmesi gerekir. Tarih konuşmak, günün işidir, geçmişte yaşayan insanlar tarih konuşmalar, sadece tarih olurlar.
İkincisi: Bu iddiayı dile getiren insanlar aynı tavrı, İslam medeniyeti dışındaki hatta İslam medeniyetinde de şerî ve felsefî bilimlerin tarihi dışındaki alanlarda sergilemiyorlar. Fârâbî’yi, Mâtürîdî’yi, İbn Sînâ’yı, Gazzâlî’yi, Fahreddin er-Râzî’yi veya başka bir İslam düşünürünü duyunca akıllarına hemen tarihsel bir şahsiyet geliyor ama adını saydığımız düşünürlerin kimisinden bin beş yüz kimisinden iki bin yıl önce yaşamış Eflâtûn’u, Sokrat’ı veya Aristoteles’i duyunca sanki aynı mahallede yaşıyormuş gibi davranıyorlar. Hemen aklınıza Eflâtûn veya Aristoteles’in modern Batılı araştırmacı ve filozoflar tarafından güncellendiği için böyle davrandıkları gelmesin. Mesele bu değil. Çünkü aynı meseleler bağlamında Sokrat’tan konuşunca güncel, Fârâbî ve İbn Sînâ’dan konuşunca geçmiş oluyor. Çok eskiye gitmeye de gerek yok. Spinoza’nın panteizmi veya Leibniz’in monadları sanki yirminci yüzyılın son çeyreğinde ortaya çıkmış öğretiler de İbn Sînâ’nın vâcibü’l-vücûdu veya İbnü’l-Arabî’nin vahdet-i vücûdu modası geçmiş ve daima içinde bulunduğumuz dönemde güncellenmesi gereken fikirlermiş gibi muamele görüyor. Halbuki her büyük düşünür, insanlığın bütün dönemlerdeki ortak meselelerini kendi şartlarında tahlil edip tartışır. Bir düşünürün içinde bulunduğumuz ana yakınlık veya uzaklığı “zaman” ve “mekan” ile ilgili değil, düşüncenin muhtevası ve bizim bu muhtevayla kurduğumuz irtibat ile ilgilidir. Hal böyle iken sözü edilen tavrın bir tek sebebi olabilir: bilginin anlamlı olup olmadığına karar verme iradesinin kişinin elinden alınması. Başkaları tarafından takdir edilmediği sürece bir düşüncenin değerli olduğuna karar verme iradesi ve düşünme cesareti maalesef kaybedilmiş. Pek çokları için İslam düşüncesi kapsamında zikredilenler ancak kavgada savunmacı bir refleksle “bizde de bir şeyler var” iddiasıyla dile gelen görüşler muamelesi görüyor. Ezcümle bu iddia kesinlikle dürüst değil. Çünkü İslam düşüncesi hakkında dile getirilen gerekçeler, antik Yunan filozoflarının tamamı ve modern Batı düşünürlerinin kahir ekseriyeti için geçerli olduğu halde aynı tavır sergilenmiyor.
Üçüncüsü: İslam düşüncesi veya medeniyeti tarihi, konuşmaktan bıktığımız ve artık daha hakiki sorunları konuşmamızın önüne engel teşkil eden görüş, şahıs ve kurumlardan oluşmuyor. Zaten bu alanda kelimenin hakiki manasıyla kayda değer bir bilgi hacminin yaygınlaşmasının topu topu otuz kırk yıllık bir tarihi var. Ne kadar konuştuk da bıkkınlık geldi! Bırakın dinleyici konumunda olanları, bizzat uzmanlığını geniş anlamıyla İslam düşünce tarihinin muhtelif alanlarında yapanlar ne kadar anladı da “yeter artık” deme noktasına vardık! Bu alanlarda uzmanlaşan insanların iyi bildiği üzere henüz sofraya koyma kıvamına bile ulaşmamış ve bir yığın eksiklikle malul bir anlatı var elimizde. Zaman zaman “biliyoruz” ifadesini kullanıyoruz ama bu, kilometrelerce öteden merkeple su taşıyarak gündelik su ihtiyacını karşılayan bir köyün meydanına çeşme yaptırmaktan farksız. Bizim İslam düşünce tarihine dair birikimimiz mutlak mahrumiyetten sonra oluştu. Zaten bizler de bu oluşum sürecinin bir parçası ve fâilleriyiz. Dolayısıyla duygularımızı yanlış tahlil ederek kendimizi tarihimize yabancılaştırmanın bir başka formunu icat etmenin akılla, izanla bağdaşır tarafı yok. Böyle bir tavır, meraklarımızı derinleştirip arayışımızı güçlendirmez, olsa olsa sığlığımızı perçinler.
Bu eleştirinin dördüncü sebebi, “gelenek” ifadesindeki muhafazakarlığın tuhaf bir şekilde yanlış anlaşılması. Fakat bu madde biraz daha ayrıntılı tahlili gerektiriyor.


Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.