Türkiye ekonomisinde son yıllarda iki kavram göğüs kafesimize resmen demir atmış durumda. Yapışkan enflasyon ve yapışkan politika faizi. Ancak bugün bu güzide listeye hakkı teslim edilmesi gereken üçüncü bir kavram daha ekleniyor, o da yapışkan AK Parti oyu.
Betimar, ASAL ve GENAR gibi araştırma şirketlerinin ölçümlerine bakılırsa; iktidar partisinin oyları, muhalefetin o kendine has dağınık ve kafası karışık görüntüsünün de katkılarıyla %30-35 bandına adeta Japon yapıştırıcısıyla sabitlenmiş durumda. Bu hesap açıkçası, "Nasıl olsa vatandaş seçimde 'Başka çare yok' deyip bütün faturayı sessizce üstlenir" iyimserliğine dayanıyor.
YA EVDEKİ HESAP ÇARŞIYA UYMAZSA?
Kamuoyu araştırmaları oyların sabit kaldığını gösteriyor diye ekonomik durum idare ediliyor sanılmasın. Vatandaşın bugün yaşadığı sıkıntıları sineye çekmesi; durumu unuttuğu ya da vazgeçtiği anlamına gelmiyor, sadece seçim gününü beklediğini gösteriyor olabilir.
Aradan tam 37 ay geçti. İnsan biyolojisi açısından bakarsak 37 ay; bir bebeğin doğup emeklemeyi, yürümeyi, akıcı bir şekilde konuşmayı ve hatta "Ben neden buradayım?" diye varoluşsal krizlere girmesini sağlayacak kadar uzun bir süre. Peki, bir bebeğin sıfırdan hayata atılabildiği bu süre zarfında bizim ekonomide tam olarak ne değişti?
Üç yıl önce enflasyon %38,2’ydi, bugün %31,7. Yani koskoca üç yılda, süper transfer edasıyla göreve gelen kadro ve büyük vaatler eşliğinde enflasyon eriye eriye sadece 6,5 puan eridi.
Takımı küme düşme hattına sokup sonra oradan alıp üç yılda bir basamak yukarı taşıyan teknik direktöre vizyoner muamelesi yapmak da ancak bize nasip olurdu zaten.
PEKİ NEDEN TÜRKİYE'DE ENFLASYON BU KADAR İNATÇI?
Gıda enflasyonu yıllık %37 seviyesini aşmış durumda. Kira, lokanta, eğitim ve tamirat gibi günlük yaşamın temelini oluşturan hizmet kalemlerinde ise oran %40'a yaklaşmış. Yani genel enflasyon gerilerken, vatandaşın bütçesini doğrudan etkileyen kalemlerde yüksek seyir devam etmeyi sürdürüyor. Avrupa Birliği'nde enflasyon ortalama %2,9, OECD ülkelerinde %4,6, Türk Cumhuriyetlerinde %5 civarında, çevre ülkelerde ve Afrika genelinde ise tek hanelerde seyrediyor. Türkiye ise %31,75 ile bu grupların tamamından açık ara ayrışıyor. Aynı küresel piyasa koşullarına maruz kalmamıza rağmen enflasyonumuzun benzer ülkelerin katbekat üzerinde olması, sorunun dışarıda değil, içeride uygulanan politikalarda aranması gerektiğini gösteriyor.
Asıl mesele, ekonomi yönetiminin sorunu tamamen talep yüksekliğinde görüp maliyet kanallarını görmezden gelmesinde yatıyor. Israrla izlenen talep odaklı mücadele; enflasyonu doğuran asıl üretim maliyetlerini ve faturanın büyüklüğünü göz ardı ediyor. Bir yanda %40'ları bulan politika faizi ve bütçeye yüklenen yaklaşık 2,7 trilyon liralık devasa faiz gideri var; diğer yanda ise litresi 82 liraya dayanan mazot. Çiftçiden nakliyeciye kadar her üreticiyi ezim ezim ezen bu yüksek girdi maliyetleri, adım adım yukarı tırmanan döviz kuruyla birleştiğinde en ağır darbeyi maliyet kanalı üzerinden vuruyor. Maliyetleri göğüsleyemeyip dış pazarda elin oğluyla rekabet edeceğim derken havlu atan ihracatçının halini söylemiyorum bile.
Başlangıçtaki soruya gelirsek faturayı sadece vatandaşın cüzdanına kesip ne kadar az yerlerse enflasyon o kadar düşer mantığıyla ilerlemek enflasyonu canavarlıktan emekliliğe sevk etmemiş görünüyor.
ŞAMPİYONLAR LİGİ: VENEZUELA, ZİMBABVE VE BİZ
Kimsenin aklına gelmeyen bu şahane faizle enflasyon gerçekten kontrol altına mı alınıyor sorusunun yanıtını da uzaklarda aramaya gerek kalmıyor. Türkiye bugün dünyada faiz oranında
2’nci
, genel enflasyonda 5’inci
, halkın yaşamını doğrudan etkileyen gıda enflasyonunda ise 3’üncü
sırada yer alıyor. Yanımızda arz-ı endam eden efsane kadroya bakar mısınız; Venezuela, Arjantin, Zimbabve!
Enflasyonu düşürme gerekçesiyle aşk yaşanan yüksek faiz politikası ise enflasyonu dizginlemek yerine her gün farklı bir üretim çarkını durduruyor, imalat sanayii
28 aydır aralıksız küçülüyor.
Ödenemeyen borçlar yüzünden batan işletme ve konkordato sayıları tarihi seviyelere ulaşırken, esnaf sattığı malın parasını dahi tahsil edemez hale geliyor. Ülkeye döviz sağlayan en kritik alanlardan biri olan turizm gelirleri dahi gerileme sinyalleri veriyor. Tüm bu yaşananlar karşısında her şey söylemde kontrol altında olsa da sahadaki gerçeklik de değişmiyor. Pazardaki fiyat etiketi, kapanan esnafın kepengi, çiftçinin feryadı yalan söylemiyor.
Ancak piyasa gerçekleriyle bağdaşması hayli güç olan, ısrarla pompalanan iyimserliğin ve özgüvenin özünü anlamak için 2024’de bakanın attığı bir tweet, bugün yeniden okunmayı hakediyor.
“… Bizim derdimiz memlekete hizmet, gündemimiz yoğun… Enflasyonu düşürmek, cari açığı azaltmak, bütçe disiplini tesis etmek ve yapısal sorunları çözmek konusunda kararlıyız.”
Bir ekonomi yönetimi ya söz verdiğini gerçekleştirir ya da gerçekleştiremediğini görüp yön değiştirir. Burada üçüncü ve en kötü yol izleniyor, sonuç yok ama söylem ısrarla aynı.
Bu politikadan istifade ediliyorsa devam edilir. Ama sofraya, kepenge, tarlaya hiçbir hayrı dokunmuyorsa, istifa da edilir. İlle de yeni bir çıkış aranıyorsa ve bakandan vazgeçilemiyorsa; memleketin dertleriyle dertlenen, sahayı tanıyan, çözüm odaklı ikinci bir cumhurbaşkanı yardımcısı göreve getirilir ve tüm ekonomik koordinasyon amasız, fakatsız kendisine devredilir.
Bizde sözün bittiği yerde laf kalabalığı başlar.


Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.