Neden bu bir kriz değil?

04:0021/08/2018, Salı
G: 21/08/2018, Salı
Şahap Kavcıoğlu

Türkiye Cumhuriyeti 95 yılda 15 büyük kriz atlatırken, bunun 6 tanesini son 25 yılda yaşamıştır. Ekonomik krizle ilk kez 1929’daki dünya buhranı ile tanışan Türkiye, son kriz ise dünya krizi olarak da adlandırılan 2008 yılındaki ABD kaynaklı Mortgage kriziyle yaşamıştır.Bu iki kriz arasında yaşanan diğer ekonomik krizlerin tamamı, ülkemizdeki kötü yönetimler sonucunda oluşan ya da derinleşen krizlerdir.Bu krizlerin hepsinin ortak bir özelliği bu sürecin oluşmasında en bariz gelişmenin yapılan yönetim

Türkiye Cumhuriyeti 95 yılda 15 büyük kriz atlatırken, bunun 6 tanesini son 25 yılda yaşamıştır. Ekonomik krizle ilk kez 1929’daki dünya buhranı ile tanışan Türkiye, son kriz ise dünya krizi olarak da adlandırılan 2008 yılındaki ABD kaynaklı Mortgage kriziyle yaşamıştır.


Bu iki kriz arasında yaşanan diğer ekonomik krizlerin tamamı, ülkemizdeki kötü yönetimler sonucunda oluşan ya da derinleşen krizlerdir.

Bu krizlerin hepsinin ortak bir özelliği bu sürecin oluşmasında en bariz gelişmenin yapılan yönetim hataları ve birçok ekonomik sebeplerin bulunmasıdır. Bakıldığında, bu kriz dönemlerinde hem finansal sistem çökmüş hem reel sektör kötüleşmiş hem de devletin siyasi ve ekonomik müdahale gücü kaybedilmiştir.

Türkiye’yi derinden sarsan bu krizlere özellikle de son 25 yılda yaşananlara baktığımızda, bugün yaşananlardan ne kadar farklı olduğunu görürüz.

* 1994 yılındaki ekonomik kriz, kısa süreli fakat çok şiddetli bir kriz olmuştur.

1994 öncesinde kamu kesimi faiz dışı harcamalarının, kamu gelirlerinden daha fazla olması o dönemde kamu borçlarının önemli derecede artmasına sebebiyet vermiştir. Faiz hadleri Hazine bonolarında %400’ü aşarken, banka faizleri yüzde 1000’e ulaşmıştır. Türkiye ilk kez hiper enflasyonu bu krizle yaşarken, Merkez Bankası Başkanı Bülent Gültekin istifa etmiştir. Üç ulusal bankaya kapatılma kararları alınmıştır. Yarım milyon kişi işinden olmuştur. Bankalardaki yerli ve yabancı mevduat hesaplarının tamamına garanti getirilmiştir.

* 1998-1999 Asya-Rusya krizi, faiz ve borç yükünün döndürülemez hale geldiği bir kriz olmuştur.

Bu dönemde reel faizler yüzde 37’ye ulaşarak rekor kırmıştır. Faizi yüksek ve kısa vadeli borç birikimi, 1999 sonunda Hazine’yi iç borçların döndürülemediği bir noktaya sürüklemiştir. Öyle ki; Aralık 1999’a gelindiğinde, hükümet IMF ile stand-by anlaşması imzalamıştır.

* 2000-2001 krizi, bankaların içine düştükleri likidite sıkışıklığının getirdiği bir kriz olmuştur.

Ödeme güçlüğüne düşen bankaların vadesi dolmayan kredileri geri çağırması ve iç pazarın daralması krize giden yolda büyük rol oynadı. 19 Şubat’ta Çankaya Köşkü’nde yaşanan Anayasa kitapçığı tartışması ise 2001 krizinin nedeni oldu.

Siyasi kriz, döviz fiyatları ve faizlerin yükselişini tetikledi. IMF programı çöktü. 21 Şubat’ta gecelik faizler yüzde 7.500’e kadar yükseldi. Süreç içerisinde 21 ulusal banka battı. Kriz öncesinde kişisel hesabını dolara çevirdiği ortaya çıkan Merkez Bankası Başkanı Gazi Erçel, istifa etmek zorunda kaldı.

Geçmişteki bu kriz tecrübeleri, bugün yaşadığımız durumlardaki resmin ne kadar farklı olduğunu gösteriyor.

Öncelikle son piyasa dalgalanmaları, ciddi spekülatif ataklar nedeniyle oluşan ve herhangi bir ekonomik temele dayanmayan dalgalanmalardır. Daha net ifadeyle, belirli bir noktadan tetiklenen kur ataklarından başka bir şey değildir.

Her şeyden önce Türkiye’nin finansallarına baktığımızda, böyle bir krizi tetikleyecek hiçbir durum söz konusu değildir. Örneğin;

* Türkiye’de bütçe açığının GSYH’ye oranı bu yıl %2 civarında gerçekleşecek. AB ülkeleri ile kıyaslandığında, bu oranla Maastricht kriterlerine uyan nerdeyse tek ülke Türkiye. Ayrıca bunu harcamaların genişlediği son üç senedeki dört büyük seçime rağmen sağlamıştır. Yine de mali disiplinden taviz verilmemiştir.

* İkinci önemli gösterge, kamu borç stokunun GSYH’ye oranı. Bugün bu oran % 28-30 bandında seyretmektedir. AB ülkelerinde bu oran %100’ün üzerine çıkmıştır.

* Bankacılık sisteminde açık pozisyon yok. Daha önce yaşanan krizlerden en temel farklardan biri bu.

* Özel sektörün dış borcu 240 milyar dolar seviyesinde. Bunun 110 milyar dolarlık kısmı finans kesimine ait ve burada herhangi bir sorun yok. Reel sektör tarafında ise, açık pozisyondan söz edebiliriz. Bu durum ilk bakışta ürkütüyor olsa da kısa vadeli özel sektör borcu 19 milyar dolar civarında. Yani, bir yıla kadar kısa vadede long pozisyonuyla bir tahammülü var. Ayrıca, reel sektörün karşı tedbirleri alacak imkanları da var.

Özel sektörün dış borçlarında dikkat çeken bir diğer husus, uzun vadeli dış borçların 6 yıl gibi uzun bir sürede ödenme imkanının olması.

* Hazinenin borç çevirme oranı olumlu bir noktada.

n Yapısal sorunlarımızdan en önemlisi olan cari açığa baktığımızda, petrol fiyatlarının da 130 dolar olduğu dönemde bile böylesi kur artışı yaşanmadı.

* Kur hareketlerinin zirve yaptığı günlerde bankalarda önemli mevduat çıkışı söz konusu olmadı. Döviz alım satımlarında da çok özel bir durum yaşanmadı.

* Kaldı ki sıkıntı da olsaydı Merkez Bankası’nın gelen döviz tevdiat hesabı talebinin büyük kısmını karşılayabilecek rezervi var. O nedenle burada endişe edecek bir şey yok. TL tarafında zaten problem yok.

Sonuç olarak; son zamanlarda yaşanan olayları, normal piyasa dinamikleriyle açıklamak pek olanaklı değil. Bu tam manasıyla bir ekonomik savaş. Ekonomi yönetimi, piyasa karşılığı olan kararlar alarak bu savaşta kontrolün kendisinde olduğunu göstermiştir. Yine bu dönemde kurumlarımız, diğer kriz dönemlerine göre riski yönetme becerilerini ortaya koymuştur.

Tüm milletimin ve ümmetin Kurban Bayramı’nı kutluyor, ülkemize huzur ve barış diliyorum.

#ABD
#Türkiye