15 Temmuz’un en derin cephelerinden birisi jeoekonomik cephesidir.
Bu cephenin sıcak çatışma alanları Halkbank davası ve yerli sermayenin yatırım grevidir. Piyasa tarafına hiç girmiyorum… Çünkü piyasa cephesinin kapanacağına dair hiç emare gözükmüyor. İrade yok.
Bahsettiğim alanlar 15 Temmuz’dan bağımsız göremeyeceğimiz ve nihayet kapanan veya kapanmaktaki alanlardır.
Ekonomimizi etkileyen ve meşgul eden davaların başında Halkbank dosyası geliyordu. İhanetin kör kuyuya atmaya kalkıştığı bu milli varlığımız, FETÖ yayın organı Zaman gazetesindeki bir manşetle hedefe konmuştu.
Halkbank’ın İran ile kısıtlı işlemleri yaptığını iddia eden bu manşet ve haber ABD tarafından şükranla karşılanmıştı. ABD yetkilileri manşetin ertesinde minnetlerini dile getirmişlerdi.
Her işletme milli varlığımızdır da Halkbank bizatihi tek tek hepimizin malıdır. Kamu sermayeli bu bankamızın hedef alınması doğrudan doğruya milletimizin ve devletimizin hedef alınması demekti.
Kamu sermayeli bankalara sahip olmanın düşünce, uygulama ve düzenleme boyutlarını bizim yeterince anlamadığımızı ama anlayanın pekiyi anladığını gösteren bir davaydı Halkbank davası. Şimdi kapandı.
ABD bizden tazminat tahsil edecek ülke değil. Ama yaptırım gibi ambargo gibi sahip olmaması gereken jeoekonomik ve hukuki bir imtiyazı kullanmasının önüne ilk engeli çekmiş olduk.
FETÖ ile mücadelemiz bir yerde küresel sistemle mücadele niteliği taşıyor.
Tabi tüm bu süreç boyunca küresel sistemle mücadele ederken yerli sermayenin bir kesiminin bir eşgüdüm oluşturduğu da görüldü. Her nasıl olduysa. Bilerek yahut bilmeyerek eylemleri aynı hedefe yönlenmişti. Çünkü küresel sisteme hak etmediği bir anlam yüklüyorlardı.
TÜRK EKONOMİSİNİN YERLİ SERMAYEYLE İMTİHANI
Aslında yerli sermayeninki bir eylem değil, eylemsizlikti. FETÖ’nün belli mihrakların emelleri doğrultusunda varlığını hissettirdiği günler sermaye çevrelerinin de yatırım grevine başladığı günlerdi.
Hükümet, Türk ekonomisinde 2008 krizinden itibaren sıcak paranın pazarı olarak istikrarlı bir yapı kurulamayacağını anlamıştı.
Ülke yatırımın, üretimin, istihdamın ve ihracatın istikrarına oturtulmalıydı. Fakat yerli sermaye bu yaklaşımı benimsemedi. Kadim Avrupa tutkunluğunu bırakamıyorlardı. Ve ne yazık ki Avrupa’nın dünyanın gerisinde kaldığını göremiyorlardı.
Hükümetin tüketen değil, üreten müstakil bir ekonomi inşası gayretine; başörtüsü meselesinde bile taraf olacak kadar bahaneler üretip; karşı duruş sergilediler. Yatırım grevi de bu demek zaten; sermayenin ülke politikalarına veya pozisyonlanmasına tepkisini yatırım yapmayarak göstermesi.
Hani şu eleştiri haline gelen “Erdoğan’ın adamı olmak” meselesi var ya işte onun ilk örneği bu ülkede yatırım yapanlardı. İş insanlarından yatırım yaptıkları için eleştiriye veya dışlanmaya maruz kaldıklarını itiraf edenler oldu.
İşin fenası grevin tarafları Türkiye’nin ve kendilerinin de başına her türlü çorabı örebilecek bir güruha adımlarını uydurmuş olmaktan gocunmuyordu.
Böyle de sürdürüp geldiler. Ta ki bugüne kadar. Çünkü yatırım grevine rağmen ranttan ve faizden kazandılar.
Hâlâ ranttan ve faizden kazanıyorlar. Ama son kez… O deniz bitiyor.
Grevde eskidiler. İşleri eski dünyanın işleri olarak kaldı. Yükselen savunma sanayii gibi ileri teknoloji endüstriler birden hızlanınca koptular. Arkada kaldılar. Sarıldıkları montaj artık onlara sarılmıyor.
Türkiye’de yerli sermayenin kompozisyonunun değişeceği bir dönem başlıyor. Yan sanayi ön sanayi olmaya başlayacak. Çünkü gerçek sanayici sayılabilecek olan onlar. İmalat kasları gerçekten güçlü olan onlar. Hizmet verdikleri montaj sanayii sahnedeki görünürlüğünü kaybettikçe kendileri yeni bir sahne kuracak olan da onlar. Montajcılardan daha yetenekliler. Maalesef zannedildiği gibi olmadı. Yüksek katma değere geçiş için işe montajcılıktan başlanması gerektiği hikayesi boş çıktı. Ama gene de faydalı oldular. Yanda umduğumuz ve heves ettiğimiz işi yapacak bir sanayi oluştu.
Bu öngörümün ilk emarelerini savunma sanayinde görüyoruz.
Savunma sanayimiz bir yan sanayi hüviyetindeydi. Şimdi son mamul üretiyorlar. Dünya listelerinde, İSO 500’de, Borsa İstanbul’da, ihracat sıralamalarında ön sıraları almaya başladılar.
Dahası da gelecek.
İş dünyasının bir karar vermesi için son dönemece girdik. Grevleriyle kendilerini mi tüketecekler? Büyük sandıkları ekonomik güçlerin menfaatlerinin küçülen temsilcisi mi olacaklar? Yoksa grev kendilerini bitirmeden vazgeçip olması gerektiği gibi kaderlerini Türkiye’nin kaderiyle mi birleştirecekler?
Evet, bunlar bu 15 Temmuz’un sorularıdır.
Tıpkı Türkiye’nin hür teşebbüsü ve özel mülkiyetin hukukunu koruyarak piyasa güveni ve nizamı inşa etme iradesi gösterip gösteremeyeceği gibi.


Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.