
Ahmet Melih Karauğuz Hece Yayınlarının Hece Genç serisinden çıkan Son Santra kitabıyla okuru selamlıyor. Yazar kitabında futbol oyunu üzerinden elimizde dogal olan ne varsa uçup gideceğine dikkat çekiyor.
Dijital bir kuşatma altındayız. Neyin gerçek neyin yapay olduğunun farkına varılamayacak bir savrulmayı yaşıyoruz. Yaşadığımız sahih olan her şeyin karşısına artık yapay ve sanal bir dünya yerleşti. İki dünya arasında gidip gelen insanlığın verdiği mücadeleyi hep birlikte yaşıyoruz.
Ortada bir savaş, mücadele ya da yarış var. İkisini de insanların yönettiği bir sonsuz muharebe de diyebiliriz buna. Yapay denen zekânın dizginlerinin de insanlarda olduğunu düşünecek olursak aslında insan yine insana karşı bir mücadele veriyor.
Ahmet Melih Karauğuz, dijital dünyaya dair çalışmaları ile olup biteni gerçekçi bakış açısı ile değerlendiren bir isim. Dijital dönüşüm, sanal dünya, yapay zekâ gibi kavramları edebiyat dünyamızda her yönüyle işleyen ender isimlerden biri Karauğuz. Olanı ve daha önemlisi olması gerekeni açık yüreklilikle dile getiren çalışmalarıyla bu alana ışık tutan çalışmalarına devam eden Karauğuz şimdi de Hece Yayınlarının Hece Genç serisinden çıkan Son Santra kitabıyla konuya çocukların gözünden bakıp aslında evrensel mesajlar veren bir kitaba imza attı.
Merkez Şehir – Yan Kent
Kitapta Merkez Şehir ve Yan Kent var. Ahmet Melih Karauğuz, bu şekilde mekânları ayırarak işlenecek iki kavramın zihinlerde net olarak canlanmasını istemiş. Bir yanda her şeyin teknolojiyle yönetildiği, robotların hakim olduğu Merkez Şehir varken diğer yanda ise tarımla uğraşan, patlak bir topun arkasında yırtık ayakkabılı çocukların koştuğu Yan Kent var. İki şehir arasında çok büyük bağlar yok. Yan Kent’in yetiştirdiği meyve ve sebzeler Merkez Şehir için üretiliyor. Çocuklar imkânlar dahilinde robot ligi maçlarını izleyebiliyorlar, bu kadar.
Gelecek zamanda elimizde doğal olan ne varsa bir bir uçup gidecek. Bunun izlerini futbol üzerinden veriyor Son Santra. Artık dört bir yanımızın yapay zekâ ürünleriyle kuşatıldığı gerçeğiyle yüzleştiğimiz için anlatılanlar çok da ütopik gelmiyor kulağa.
Maalesef Ruhu Yok
Yapay ile gerçek arasında ilk başlarda bir mücadele görünmüyor. Yan Kent’teki çocuklar çamur bir sahada yırtık bir topun arkasından koşuyor ve çamura bata çıka çocukluklarını yaşıyorlar. Tâ ki Merkez Şehir’den Sinan Kara gelene kadar. Kendi isteği ile gelmiyor elbette Kara. Bir nevi sürgün denebilecek bir zoraki yolculuk sonunda geliyor Yan Kent’e.
Karauğuz, hikâyenin tümünde vermek istediği mesajı satır aralarına iletiyor okuyucuya. Mesaj çok net: Yapay zekâ her şeyi başarabilir. Her şeyin üstesinden gelebilir. Birçok alanda hatasız işler çıkarabilir ama maalesef ruhu yok. İnsanî sıcaklık dediğimiz hayatın nefes alış verişlerini duyamıyoruz yapay zekânın elinin değdiği her şeyde.
Yan Kent’in çocukları ile Merkez Şehir’deki robotların nefes nefese süren maçlarına şahitlik ediyoruz. Taktikler, hatalar, goller, sürekli değişen skor ve iki dünyanın birbirine galip gelmek için verdikleri amansız bir mücadele bu.
Robotların mükemmel programlarının karşısında hata yapan ve yaptığı hatadan ders alan, zekâsını kullanan, yeni taktiklerle kendine yeni yollar açabilen insanın yapay olan her şeyin karşısında şansı olduğunun mesajını veriyor yazar. İnsanın “hesaplanamaz” bir varlık olarak tüm kurgulanmış hesapları alt üst edeceği muhakkak. Bu bir maç olabilir, bir program ya da bir metin, hiç fark etmez. İnsanın ruhunun derinliğini hiçbir yapay zekâ karşılayamaz. İnsanın tutkuları tüm kurguların çok üstündedir.
Ahmet Melih Karauğuz kitapta “futbol” diyor ama bunu hayatın her alanına yayarak sahih olanın zaferini izleyebiliriz:
“Futbolun hâlâ insanlara ait olduğunu kanıtlamanız gerek.” (s.78)









