
Batı’nın sömürgecilik (kolonizasyon) mantığı basittir: Gittiğin coğrafyanın yer altı kaynaklarını çek al, dilini unuttur, dinini değiştir, geride kendine bağımlı bir elit tabaka bırak ve onlar vasıtasıyla ülkeyi yönet. Bize okulda “kâşif” diye yutturulan Macellan, Vasco da Gama, Kristof Kolomb gibilerinin silahla ve her türlü şiddetle ele geçirip sömürgeleştirdikleri ülkeleri bekleyen kader buydu.
Oysa, Asya-Avrupa-Afrika ile bu üç kıtanın kesişim noktası olan Doğu Akdeniz Havzası’nı yüzyıllar boyunca kontrol altında tutmuş Osmanlı’nın yönetim felsefesinin temelinde gönül alma, adalet ve hoşgörü politikası yatıyordu, ‘müstemleke kültürü’ değil. Yine bize okulda dayatıldığı gibi, Osmanlı kesinlikle bir imparatorluk değildi; kendisini Devlet-i Aliyye-i Osmaniyye, Devlet-i Ebed-Müddet, Memâlik-i Mahrûsa-i Osmaniyye gibi ifadelerle tanımlıyordu.
Osmanlı, ulaştığı coğrafyaları ‘sömürge aracı’ değil, birer emanet ve mülk olarak görmüştü. Yerel halkın diline, dinine, geleneklerine dokunmamış; tam tersine onları koruma altına almıştı.
Sömürgeci olmayan bu geçmiş, bugün Türk dış siyasetinin önüne kırmızı halılar serilmesini sağlayan en büyük itibar kaynaklarından biri olarak görülebilir.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın liderliğinde yürütülen strateji, “Biz buraya almaya değil, birlikte büyümeye geldik” mesajıyla somutlaştırılmıştır.
Tanzanya ve Etiyopya’da milyarlarca dolarlık devasa demiryolu projelerini Türk müteahhitlerinin üstlenmesi, hem Batı’nın hantal ve sömürgeci firmalarına karşı Türkiye’nin hızlı, etkin ve adil ortak algısını perçinlemiş hem de karşılıklı büyük bir ekonomik kazanç kapısı açmıştır.
Afrika politikası kapsamında Nijer de Türkiye’nin Batı Afrika ve Sahel bölgesindeki en kritik stratejik, ekonomik ve diplomatik ortaklarından biri hâline geldi.
Türkiye, 2011’deki tarihi ziyaretten bu yana Somali’nin âdeta küllerinden yeniden doğmasına vesile oldu. Mogadişu Havalimanı ve Limanı’nın modernizasyonu Türk şirketlerince üstlenilmiş, Recep Tayyip Erdoğan Eğitim ve Araştırma Hastanesi bölgenin en modern sağlık üssü olarak hizmet vermeye başlamış. Dahası, TURKSOM askeri eğitim üssüyle Somali ordusunun omurgası denilebilecek bir üs inşa edilmekte.
“Deniz Yetki Alanları Sınırlandırılması Anlaşması” ile Akdeniz’deki jeopolitik kuşatmayı yaran Türkiye, Libya’da meşru hükûmete verdiği askerî eğitim ve danışmanlık desteğiyle istikrarın âdeta teminatı olmuş durumda. Bugün Türk müteahhitler, Libya’nın yıkılan altyapısının, enerji santrallerinin ve şehirlerinin yeniden imarında başroldeler…
Suriye’deki dengeleri tamamen kontrol altına alan, Kuzey Irak’ı bir tehdit unsuru olmaktan çıkaran Türkiye, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Suudi Arabistan ile ilişkilerinin, dönemsel krizlerin ardından muazzam bir ekonomik ortaklığa evrilmesini sağladı.
Katar’daki Türk askerî üssü, bölge güvenliğine hizmet ederken; Suudi Arabistan ve BAE ile savunma sanayii odaklı milyarlarca dolarlık iş birlikleri, Bayraktar TB2 ve AKINCI TİHA gibi yüksek teknoloji ihracatıyla taçlandı. Bu durumu sadece ticari bir başarı olarak değil; Savunma Diplomasisi üzerinden kurulan stratejik bir bağ olarak tanımlamak yerinde olur.
Şimdi de tarihsel mirasın sembollerinden Hicaz Demiryolu, bir kez daha bu stratejik iletişim zincirinin en güçlü halkalarından biri olarak temayüz ediyor.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın küresel ve bölgeler üstü bir vizyonla sahip çıktığı Hicaz Demiryolu, Çin’in “Kuşak ve Yol” ve Körfez’in yeni “Kalkınma Yolu” projeleri ile entegre edilerek, Hindistan - Ortadoğu - Avrupa (IMEC) şeklindeki İsrail’i merkez alan projeyi de atıl hâle getirmiş oldu. Tüm ticareti ve fiber kablo, petrol hattı gibi altyapı olanaklarını batıya akıtacak bu dev girişim, dostta, düşmanda büyük hayranlık uyandırmakta.
Geçmişte Osmanlı’nın adalet ve hoşgörüyle attığı tohumlar, bugün Türkiye’nin Afrika ve Yakın Doğu’daki projeleriyle, yarın ise Hicaz Demiryolu’nun modernizasyonuyla yeniden filizleniyor. Türkiye, geçmişin itibar sermayesini bugünün rasyonel projeleriyle birleştirerek bölge barışının en büyük oyun kurucusu olduğunu bir kez daha dünyaya ilan etmeye hazır...
Gülper Refiğ hanım aradı. Sesindeki gururu ve içi içine sığmayan coşkusunu fark etmemek imkânsızdı. Süreyya Operası’nda, İstanbul Devlet Opera ve Balesi’nin düzenlediği “Ulusal Müziğimiz” konser serisinin ikincisine gitmiş. Öyle bir gece anlattı ki, kaçırdığımıza çok üzüldük. Tüm salonun gözyaşlarıyla dinlediği, dakikalarca ayakta alkışlanan, solistlerin bile kuliste gözyaşlarını tutamadığı tarihi bir akşam yaşanmış…
Gecenin solistleri; İDOB’dan Hande Soner, Asude Karayavuz, Bülent Külekçi, Emre Güngör, piyanist Hüseyin Kaya ve yaylı çalgılar dörtlüsünde Yonca Sülün, Ozan Bıkım, Verda Gül ile Seren Karabey imiş… Bu değerli sanatçılarımız; dünya skalasının zirvesinde performanslarla, Türk bestecileri; Ulvi Cemal Erkin, A. Adnan Saygun, Turgay Erdener, Serdar Yalçın ile Rossini, Bellini, Verdi, Puccini’yi, aynı ruhta, bir “Anadolu” mucizesinde buluşturmuşlar.
Gülper Refiğ; “Semiha Berksoy da o ölümsüz ruhuyla kesin oradaydı o gece. Salonda kolektif bir bilinçaltı uyanışı yaşandı; millî genler harekete geçti ve sanatın o muazzam iyileştirici, birleştirici gücüyle herkes tek bir yürek oldu” dedi.
Atatürk’ün “Millî kültürümüzü çağdaş medeniyet seviyesinin üstüne çıkaracağız» ülküsünü kendilerine şiar edinen İDOB ve müdürü Caner Akgün’ün mimarlığında gerçekleşen konserler serisini bir daha kaçırmamak lazım.
BIST isim ve logosu "Koruma Marka Belgesi" altında korunmakta olup izinsiz kullanılamaz, iktibas edilemez, değiştirilemez. BIST ismi altında açıklanan tüm bilgilerin telif hakları tamamen BIST'e ait olup, tekrar yayınlanamaz. Piyasa verileri iDealdata Finansal Teknolojiler A.Ş. tarafından sağlanmaktadır. BİST hisse verileri 15 dakika gecikmelidir.