İslam, ortaya çıktığı ilk günden itibaren kitaptan değil “insan”dan öğrenilen bir dindir. İlk muallimi, Cenâb-ı Peygamber’dir (sav). Sahâbe-i kirâm hazeratı, İslam’ı O’nun mübarek sözlerinden ve fiillerinden tahsil etmişlerdir. Tâbiûn nesli de dini kitaplardan değil sahâbeden öğrenmiş, sonraki dönemlerde de İslam daima insandan insana aktarılmıştır. Bizim medeniyetimizde insanla temas, kitapla temastan çok daha mühim ve öncelikli olmuştur. İslam medeniyetinde ilim, yalnızca satırlarda okunan bir nesne değildir; sadırdan sadıra nakledilen canlı bir hafıza, duygu ve ruhtur aynı zamanda. İşte insandan insana aktarımı esas alan bu ilim geleneğinin en canlı örneği asırladır devam edegelen hadis meclisleridir. Tarihin en köklü ilim geleneklerinden olan “hadis meclisleri” bu canlı hafızayı ve yaşayan ruhu diri tutmanın, Efendimiz’in (sav) ruhaniyetini ve rehberliğini çağlar ötesine taşımanın en önemli vasıtası olmuştur.
İlk hadis meclisleri, Resûl-i Ekrem’in (sav) Mescid-i Nebevî’deki sohbetlerdir. Bu meclislerde, ashâb-ı güzîn, Fahr-i Kâinat’ın (sav) dizinin dibinde sükût kesilerek O’ndan sadır olacak nebevî hikmet incilerini en hassas ve titiz bir şekilde öğrenmeye, gönüllerine nakşedip hafızalarına kaydetmeye çalışırdı. Bazıları ise o günün imkanları çerçevesinde Efendimiz’in (sav) izni dahilinde hadisleri yazardı. O günden bugüne, dünyanın dört bir yanında kurulan hadis meclisleri, Efendimiz’in hadis meclislerinin bir uzantısı durumundadır. O meclislere katılan ilim erbabı daima bu şuurla katılırlar/katılmalıdırlar. O meclislerde Muhammed Mustafa’nın (sav) yalnızca sözleri yankılanmaz, aynı zamanda nefesi ve râyihası yayılır, ruhaniyeti ve bereketi hissedilir.
Tâbiûn döneminden itibaren hadis meclisleri, düzenli olarak camilerde ve âlimlerin evlerinde icra edilmiştir. İlk asırlardaki hadis meclislerinde çoğunlukla “hal ve bahs” ile “im’ân” usulleri kullanılarak hadislerin doğru bir şekilde zaptı, raviler hakkında bilgiler verilmesi ve manalarının şerhi üzerinde titizlikle durulmuştur. Hadislerin, ilim meclislerinde “serd” usulüyle hızlıca okunması da öteden beri bir gelenektir. Muhtemelen 6. yüzyıldan itibaren ise önemli hadis kitaplarının teberrüken manevî bir amaçla hızlıca okunup hatmedilmesi geleneği başlamıştır. Özellikle savaş ve salgın zamanlarında Buhârî hatimlerinin yapılması âdet haline gelmiştir. Bunun bilinen en eski örneklerinden biri, 1260’da Memlüklerin Moğolları yendiği Ayn-ı Câlut savaşı öncesinde İslam ordusunun muzafferiyeti için cemaatler halinde Buhârî-i Şerîf hatimlerinin yapılmasıdır. Bu zaferin kazanılmasında Buhârî hatimlerinin manevî faydasının olduğuna inanılmış ve ondan sonraki dönemlerde küffara karşı girilen savaşlarda Buhârî okunması gelenek hâline gelmiştir.
Osmanlı’da da -mevcut kayıtlara göre- özellikle I. Mahmud devrinden itibaren savaş ve salgın zamanlarında ya da cami ve kütüphane gibi binaların açılış merasimlerinde teberrüken cemaat halinde Buhârî hatimlerinin yapıldığı bilinmektedir. Çanakkale Savaşı esnasında Sultan Reşad’ın emriyle ülke genelinde Buhârî hatimleri yapılmıştır. Milli Mücadele döneminde 23 Nisan 1920’de TBMM’nin açılış gününde Ankara’da Hacı Bayram Veli Camii’nde Kur’an-ı Kerim hatimleriyle birlikte Buhârî-i Şerîf hatmi yapılması, ayrıca TBMM tarafından yayımlanan bir genelge ile tüm vatan sathında ordumuzun muzafferiyeti için Buhârî hatimleri yapılmasının istenmesi, bu geleneğin yakın tarihimizdeki örneklerindendir. Bu tarihi hakikat, Türk ordusunun, en çetin zamanlarında Kur’an’ı, Resulullah’ın hadislerini ve ruhaniyetini manevî bir sığınak olarak gördüklerinin nişanesidir.
Bazı el yazması hadis kitaplarında “semâ kayıtları” olur. Bu kayıtlarda, o kitabı kimlerin hangi muhaddisten baştan sona okuduklarına dair bilgiler yer alır. Bazılarında son derece ilginç detaylara yer verilir. Beyhakî’nin es-Sünenü’l-Kübrâ’sının Hindistan’daki bir mahtut nüshasında yer alan 634/1236 yılında Şam’daki Eşrefiye Dârulhadis’inde gerçekleşen hadis meclislerinin semâ kaydı bunun en güzel örneklerindendir. Abdulfettah Ebu Ğudde Hoca’nın “görebildiğim en mükemmel semâ kaydı” şeklinde nitelendirdiği (Ebû Ğudde, el-İsnâdu mine’d-dîn, s. 104) bu semâ kaydında her şey o kadar titizlikle kayıt altına alınmıştır ki bu titizliğe bakınca o dönemde ilme verilen değerin ve ilim müesseselerindeki kurumsallaşmanın ne boyutta olduğu daha iyi anlaşılır. Bu yazma nüshanın maalesef günümüze yalnızca 8. cildi ulaşmıştır. Ancak sadece bu ciltte mevcut olan kayıtlar bile çok detaylı bilgiler içerir. Bu meclislerin nerede ve ne zaman yapıldığı, meclislerde semâ ettiren hocanın (müsmi) ve eseri okuyan kişinin (kâri) adı, baştan sona eksiksiz semâ edenlerin isimleri, hangi tarihlerde kimlerin, hangi başlığa kadar semâ ettikleri, o meclislerde bulundukları hâlde uyukladıkları için kimlerin kaçıncı meclisleri kaçırdıkları ve kimlerin kaçıncı meclislerde birbirleriyle konuştukları detaylı bir şekilde kayıt altına alınmıştır. Bütün bu titiz kayıtlar, bu meclislerin ne kadar özenli ve disiplinli bir şekilde icra edildiğini, aynı zamanda bu meclislere katılanların detaylı kayıtları için bazı kimselerin hususi olarak görevlendirildiğini göstermektedir.
Son yıllarda ülkemizde bu köklü ilim geleneğinin yeniden ihya edilmesi, camilerimizde ve ilim merkezlerinde hatim usulü hadis semâ meclislerinin artması büyük bir şükür vesilesidir. 2019’da Edirnekapı Mihrimah Sultan Camii’nde Suriyeli büyük âlim Muhammed el-Yakubî Hocaefendi’nin rehberliğinde gerçekleşen Sahîh-i Buhârî Semâ Meclisi, ilim dünyasında büyük bir heyecan uyandırmıştı. 2024’ten beri her yıl Yavuz Sultan Selim Camii’nde tertip edilen hadis semâ meclisleri de uluslararası bir ilim şölenine dönüştü. Geçtiğimiz aylarda yine İstanbul’umuzda gerçekleşen Eymen Süveyd Hoca’nın riyasetindeki Ebu Davud meclisi ayrı bir bereket oldu. Şimdi ise ilim ehli, yeni bir hadis şöleninin bereketini tadacak olmanın manevî heyecanını ve coşkusunu yaşamaktadır.
Bugün Mihrimah Sultan Camii’nde Muhammed el-Yakubî Hocaefendi’nin riyasetinde Sahîh-i Müslim Semâ Meclisi başlıyor. On gün boyunca sabah namazından yatsı namazına kadar devam edecek ve 23 Ağustos’ta hitama erecek olan bu hadis ziyafetine, imkân nispetinde katılıp oradaki manevî atmosferi teneffüs etmek büyük bir bahtiyarlık olacaktır.
Efendimiz’in (sav) nesl-i pâkinden gelen Muhammed el-Yakubî Hocaefendi, dünya çapında tanınırlığı ve talebeleri olan, İslâmî ilimlerin hemen hepsinde derin bir vukufiyete sahip çok saygın bir âlimdir. Onu farklı kılan meziyetlerinden biri de ilim ile irfanı, talim ile irşadı mezcetmiş olmasıdır. Hoca, büyük bir âlim olmanın yanı sıra İslam dünyasında, Avrupa’da ve Amerika’da çok sayıda müridi olan bir Şâzelî üstadıdır. Yaşayan sûfî şeyhler içerisinde ilmî seviye bakımından en önde gelenlerdendir.
Günümüz İslam dünyasındaki mezhebî ve fikrî ayrışmalar maalesef ilim dünyasını da olumsuz etkilemektedir. Lakin hadis meclisleri, doğası gereği birleştirici ve kuşatıcıdır. Zira bu meclisler, Resûlullah’ın meclisleridir. Bunların asıl ev sahibi, asıl muallimi ve mürşidi O’dur. Şu hâlde cemaat, cemiyet, parti, mezhep ve meşrep ayrımı gözetmeksizin, kalbinde Muhammed Mustafa’nın (sav) muhabbetini taşıyan başta ilim ehli olmak üzere tüm müminler bu meclise katılmaya gayret etmelidir.
Şehrimiz ve memleketimiz için rahmet ve bereket vesilesi olacağına inandığımız bu ilim ziyafetinden istifade etmek, Resûl-i Ekrem’in meclisinde O’nun mübarek sözlerini duymak, nefesini ve râyihasını hissetmek isteyen tüm kardeşlerimiz bu meclise davetlidir.
Not: Bu meclis hakkında bilgi için bkz. https://www.sahihimuslim.com/


Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.