Bu yaz vizyona giren ve gişede büyük başarı yakalayan ‘Spider-Man: Brand New Day’ ve ‘Odyssey’ filmlerini Amerikan dış politikası üzerinden okumak ülkenin kendine dair algısı, korkuları, özgüveni ve uluslararası rolüne ilişkin tartışmalar hakkında önemli ipuçları veriyor. İlk bakışta birbirinden oldukça uzak görünen bu iki yapım aslında gücün kullanımı, savaşın sonuçları, dost-düşman tanımlaması ve farklılıklarla bir arada yaşama gibi dış politikanın temel meselelerine temas eden hikayeler olarak öne çıkıyor. Tobey Maguire’ın Spider-Man’inin akıllarda kalan ‘büyük güç büyük sorumluluk getirir’ mesajına Holland’la birlikte ‘farklı olan düşman olmak zorunda değildir’ fikrinin eklenmesi, Amerika’nın tek kutuplu dönemden daha çoğul ve yönetilmesi zor bir uluslararası sisteme geçişinin kültürel izdüşümü olarak okunabilir. Nolan ise Oppenheimer’da nükleer silah gibi büyük bir güce sahip olmanın sonuçlarını sorgularken Odyssey’de bu gücün kullanılmasının yarattığı travma ve yıkımın muzaffer olanı dahi nasıl dönüştürdüğüne odaklanıyor.
BÜYÜK GÜÇ, BÜYÜK SORUMLULUK
Maguire’ın oynadığı Peter Parker’ın öğrendiği en önemli ders sahip olduğu olağanüstü gücün kendisine büyük bir sorumluluk yüklediğiydi. Amcası Ben’in meşhur ‘büyük güç büyük sorumluluk getirir’ sözü Amerikan kahramanlık anlatısının en tanınan formülasyonlarından biri haline geldi. Ben Amca’nın formülü, Soğuk Savaş sonrasında tek süper güç haline gelen Amerika’nın küresel gücünün beraberinde ahlaki sorumluluklar getirip getirmediği tartışmasıyla dikkat çekici bir paralellik taşıyordu. Amerika’nın Bosna ve Kosova’da yaşananlara kayıtsız kalamayacağı ve dünyanın en güçlü devletinin uluslararası düzeni koruması gerektiği gibi tezlere karşı Amerika’nın dünyanın polisi olamayacağı argümanları savunulmuştu. Nasıl Spider-Man’in gücünü iyilik için kullanması gerekiyorsa, Amerika da gerektiğinde harekete geçmekten kaçınamazdı.
Ancak güç kullanma kabiliyetiyle güç kullanmanın sonuçlarını kontrol edebilmek arasındaki fark, 11 Eylül sonrasındaki savaşlarda çok daha görünür hale gelmişti. Nolan’ın Oppenheimer’da irdelediği mesele tam da muazzam güce sahip olmanın bu gücün sonuçlarını kontrol etmeye yetmediği üzerineydi. Atom bombasının üretilip üretilemeyeceğine ilişkin son derece zor bir bilimsel problem, Amerikan devletinin ekonomik ve teknolojik kapasitesinin seferber edilmesiyle çözüldü ve tarihte görülmemiş ölçekte yıkıcı bir güç ortaya çıktı. Ancak bu ‘başarı’, gücün nasıl kullanılacağı, sonuçlarının kontrol edilip edilemeyeceği ve rakiplerin aynı kapasiteyi edinmesiyle nasıl bir dünya ortaya çıkacağı sorularını beraberinde getirdi.
Nolan sadece nükleer silahın olağanüstü yıkıcılığına değil bu gücü yaratanların sonuçlarını kontrol edememesine odaklanıyor. Oppenheimer ve arkadaşlarının bilimsel başarısı, siyasi olarak yönetilmesi çok daha zor bir sürecin başlangıcı anlamına geliyor. Amerikan dış politikasının son çeyrek asırlık tecrübesinde bunun örneklerini görmek mümkün. Taliban yönetimini ve Saddam Hüseyin rejimini hızlıca devirmeyi başaran Amerika, dünyanın herhangi bir köşesindeki terör liderini hedef alabilecek istihbarat ve teknolojik kapasite geliştirdi. Buna karşın bu askeri ve teknolojik ilerlemeler istenilen siyasi sonuçları üretmediği gibi bölgede istikrarlı ve sürdürülebilir düzen de kuramadı. Gücün ne yapabileceği ve neleri kalıcı olarak değiştirebileceği arasındaki bu fark, Nolan’ın Odyssey filminin ana teması olarak öne çıkıyor.
ZAFERİN SONRASI
Odysseus cesur ve destansı bir savaş hilesinin mimarı olarak öne çıkıyor ve Truva zaferinin muzaffer komutanlarından biri olarak savaştan galip çıkan tarafı temsil ediyor. Ancak Nolan’ın anlatımında asıl hikâye burada başlıyor ve bu büyük zaferin sonrasındaki eve dönüş yolculuğunun fiziki zorlukları kadar savaşın yarattığı travma, suçluluk duygusu, yaşananların ahlaki yükü ve eski hayatına dönmenin zorlukları Odysseus’u gerçek anlamda dönüştürüyor. Oppenheimer’da gücün elde edildiği tarihi ana ve onu yaratanların eylemlerinin sonuçlarını ne ölçüde kavrayabildiklerine odaklanan Nolan, Odyssey’de bu büyük güç kullanıldıktan ve zafer kazanıldıktan sonra ortaya çıkan sonuçlarla yaşamanın ne anlama geldiğini sorguluyor.
Amerika’nın Irak, Afganistan ve hatta İran tecrübelerini bu çerçevede ele almak mümkün. Washington Irak ve Afganistan’da askeri operasyonlarda başarılı olsa da savaş sonrası istediği siyasi sonuçları elde etmeyi başaramadı. Halihazırdaki İran savaşı da aynı soruyu gündeme getiriyor: Amerika’nın askeri üstünlüğü, istediği siyasi sonucu üretmeye yetecek mi? Askeri operasyonların ilk aşamalarındaki başarıya rağmen ‘ertesi gün’ planlamasının eksikliği ve öngörülemeyen birincil ve ikincil sonuçların yönetilememesi, ‘muzaffer’ gücün kendisini de dönüştüren bir süreç yaratıyor.
İlk askeri hedeflerine ulaşmasına rağmen arzu ettiği siyasi sonuçları üretmekte zorlanan Washington’ın dış politika elitlerine duyulan güven derinden sarsıldı. Askeri gücün siyasi sorunları çözebileceğine ve Amerika’nın dünyaya nizam verebileceğine dair inanç da iyice aşındı. Odyssey’nin gösterdiği gibi savaşçılar savaşa girdikleri halleriyle geri dönmüyor. Amerika da yirmi yılı aşan savaşlardan aynı ülke olarak çıkmadı. Savaşların ekonomik, siyasi ve toplumsal maliyeti, Amerikan kamuoyunun küresel ahlaki sorumluluk fikrinden uzaklaşmasında ve askeri müdahalelerin bitmeyen savaşlar üretmek dışında bir işe yaramadığı fikrinin güçlenmesinde etkili oldu.
FARKLILIK TEHDİT Mİ?
Tom Holland’ın oynadığı Peter Parker karakteri güce sahip olanın bunu nasıl kullanacağına ilaveten kime karşı kullanacağına nasıl karar verdiğini de sorguluyor. Jean Grey ilk bakışta öngörülemez ve tehlikeli bir karakter olarak sunulurken Damage Control onu kontrol altına almaya ve etkisiz hale getirmeye çalışıyor. Hikâye ilerledikçe Jean’ın öfkesinin sistemin manipülatif müdahaleleriyle daha da keskinleştiği anlaşılıyor ve Spider-Man onu yok etmek yerine travmasını anlamaya çalışan bir tavır geliştiriyor. Hatta Jean için kurşun yemeyi göze alıyor. Farklı olanın veya bilinmeyenin düşman olarak tanımlanarak yok edilmeye kalkışılmasını sorgulayan hikâye, Amerikan dış politikasında da sıkça karşılaşılan tehdit algısı ve güvenlik reflekslerine dair güçlü bir metafor sunuyor.
Amerika gibi büyük güçlerin kendilerinden farklı sistemlere, ideolojilere ve bölgesel vizyonlara sahip aktörleri potansiyel tehdit olarak görme eğilimi oldukça tanıdık bir tema. Çin’in Amerikan liberalizmini benimsemeyeceği ve Türkiye, Suudi Arabistan, Brezilya ve Endonezya gibi ülkelerin de kendi stratejik önceliklerine odaklanmak istedikleri açık. Avrupa ve Asya’daki Amerikan müttefikleri de daha fazla stratejik otonomi arayışında. Rusya örneğinde olduğu gibi farklılık elbette gerçek saldırganlıkla birleşebilir. Mesele tam da farklı olanla gerçek tehdidi birbirinden ayırabilmek. Hızla değişen küresel dinamikler Amerika’nın gücünü ne kadar sorumlu kullanacağının ötesinde Washington’ın kendisinden farklı düşünen ve kendine benzemeyen aktörlerle nasıl bir düzen kuracağı sorusunu gündeme getiriyor.
Uluslararası sistemde elbette gerçek tehditler ve kötü aktörler var ancak farklı olanla gerçek tehdidi ayırmak kritik önem taşıyor. Bu ayrımın yapılamaması durumunda büyük güç, kendi güvenliğini sağlamaya çalışırken karşısındaki aktörün tehdit algısını güçlendirebilir ve engellemeye çalıştığı davranışları bizzat teşvik eden bir güvenlik ikilemi yaratabilir. Dolayısıyla gücü sorumlu kullanmak, yalnızca ne zaman harekete geçileceğine değil neyin gerçekten tehdit olduğuna doğru karar vermeyi de gerektiriyor. Maguire döneminde güç ve sorumluluk ikilemiyle yüzleşen Spider-Man, Holland’la birlikte farklı olanla bir arada yaşamayı başarma sorununu gündeme getiriyor.
GÜCÜN SINIRLARI
Nolan’ın filmleriyle Spider-Man’in dönüşümü bu noktada kesişiyor. Oppenheimer sahip olunan gücün sonuçlarını öngörmenin zorluğunu, Odyssey ise askeri zaferin hikâyenin sonu olmadığını asıl siyasi ve insani sorunların zaferden sonra başladığını ortaya koyuyor. Spider-Man ise gücün karşısındaki aktörün yanlış tanımlanması durumunda sorunun daha da büyüyeceğine ve sistemin kendi ürettiği hayaletlerle savaşmak zorunda kalacağına işaret ediyor. Bu filmler elbette Amerikan dış politikası mesajı vermek için çekilmiyor ancak Amerikan popüler kültüründeki ülkenin güç, kimlik ve uluslararası rolüne ilişkin kaygıların dönüşümünü yansıttıkları söylenebilir.
Son dönem Amerikan kahramanlık anlatısında zafer giderek daha az temiz ve nihai görünüyor. Düşmanı yenmek sorunu çözmediği gibi güce sahip olmak da sonuçları kontrol edebilmek anlamına gelmiyor: farklı olanı tehdit olarak tanımlamak da güvenliği garanti etmiyor. Odyssey savaş kazanmanın eve dönmeyi garanti etmediğini, Spider-Man ise güçlü olmanın herkesi kendine benzetmek anlamına gelmediğini hatırlatıyor. Amerikan dış politikasının önündeki esas mesele de burada yatıyor: Amerika gücünü sorumlu biçimde kullanabilen, güç kullanımının sonuçlarını yönetebilen ve kendisinden farklı aktörlerle birlikte yaşayabilen bir güç olabilir mi?


Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.