Bazı konular var, köşe yazısına dönüştürmek üzere bir kenara ayırıyorum; sonra gündem değişiyor veya daha öncelikli bazı şeyleri yazmak icap ediyor, ama konu kendi iç dünyamda güncelliğini bir türlü yitirmiyor. Hatta bazen öfkemi bile kabartıyor, yazılmadan orada öylece durdukça. Mesela, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un, NATO zirvesi için Türkiye’ye gelmeden önce 6-7 Eylül’de gerçekleştirdiği Suriye ziyareti sırasında sarf ettiği şu cümleler tam da bu kabilden: “Ülkelerimiz arasında uzun yıllara dayanan çok boyutlu ilişkiler var. Buna binaen Suriye’de, önceki rejim döneminde kapatılan Fransız-Hristiyan okullarını yeniden açmak istiyoruz. Bu okullar, Suriye çapında genç kız ve erkek öğrencilere eğitim verecek.”
Macron’un sözünü ettiği “Fransa ile Suriye arasındaki, uzun yıllara dayanan çok boyutlu ilişkiler”, azıcık tarih bilgisi olan herkesin aklına hemen 1920’den 1947’ye kadar devam eden Fransız mandası dönemindeki acıları getirir. Suriye’yi kantonlara bölen Fransa… Nusayrîlere Akdeniz kıyısında ayrı bir bölge tahsis edip, sonraki yıllarda kurulacak mezhepçi diktanın temellerini atan Fransa… Nusayrîleri kitleler halinde ordu saflarına yönlendirip, Baas rejiminin taşlarını döşeyen Fransa… Lübnan’ı Suriye’den koparıp Bilâdüşşâm’ı parçalayan Fransa… Açtığı seküler okullar ve enstitüler yoluyla Suriye’nin muhafazakâr ve dindar atmosferini değiştirmek için her şeyi yapan Fransa… Tarımdan sanayiye, turizmden kültüre Suriye’nin ekonomik parametrelerini onlarca yıl boyunca ipotek altında tutan Fransa…
Dahası da var:
Eski Şam’ın (Dimaşku’l-Kadîme) sur içinde, Derviş Paşa Camii’ne bakan taraftaki küçük bir mahalle, olağanüstü düzenli planıyla, tek örnek evleriyle, muntazam caddeleriyle ve küçük meydanlarıyla dikkat çeker. Şam gibi, yüzlerce yıldır evlerin sırt sırta ve iç içe inşa edildiği bir şehirde, bu intizam hiç normal değildir. Nitekim, ilk kez görenleri bile şaşırtan bu manzaranın arkasında trajik bir öykü vardır:
1920’nin yaz aylarından itibaren Suriye’yi manda yönetimi altına alan Fransa, yerel halkın direnişiyle karşılaşmıştı. Önce küçük protestolarla başlayan tepkiler kısa zaman içinde sivil itaatsizliğe, ardından da kapsamlı bir halk ayaklanmasına dönüştü. 1925-’27 arasında en şiddetli halini alan bu ayaklanma, ülke tarihinde “Büyük Suriye Devrimi” olarak bilinir.
Özellikle Şam ve çevresinde geniş taban bulan Fransız mandası karşıtı hareketin nirengi noktalarından biri başkentin Gûta bölgesiydi. Ebû Muhammed Hasan Harrât adlı devrimcinin liderliğinde organize olan ve kritik Fransız hedeflerine çeşitli saldırılar başlatan Şamlılar, 18 Ekim 1925 günü sabah erkenden, büyük bir operasyona imza attı. Harrât ve 400 kadar adamı, sur içinde Emevî Camii’nin hemen güneyinde bulunan ve manda idaresi tarafından karargâha dönüştürülen Azm Sarayı’na baskın düzenledi. Operasyon o kadar gizli planlanmış ve öylesine hızlı uygulanmıştı ki, burada ikamet eden Fransız sömürge valisi General Maurice Sarrail canını güçlükle kurtarabilmişti.
Takviye birliklerin yardıma gelmesiyle durumu kontrol altına alan Sarrail, Şam’ın merkezini ve devrimcilere destek olan halkı cezalandırmaya karar verdi. Sonraki iki gün ve gece boyunca Eski Şehir bombardımana tutuldu. Derviş Paşa Camii’nin karşısındaki o mahalle -burada medfun bulunan bir zattan ötürü adı “Şeyh el Amûd” idi- Şam Kalesi’nden ateşlenen topların çıkardığı dehşetli bir yangınla birkaç saat içinde harabeye döndü. Yüzlerce ev, tarihî konaklar, çarşılar, dükkânlar, camiler, medreseler, hatta Şeyh el Amûd’un türbesi bile kül oldu. 1500’e yakın insanın alevler arasında can verdiği vahşetin ardından, Paris hükümeti General Sarrail’yi görevden almak durumunda kaldı.
Sonraki yıllarda, Midhat Paşa Çarşısı’nın hemen kuzeyine düşen mahalle sıfırdan inşa edildi. Planlaması dikkatle ve özenle yapıldı. Dört-beş katlı şirin binaların orta yerine bir meydan yerleştirildi. Ve Fransızların Şam’ın tarihine ve kültürüne yaptıkları bu affedilmez kötülük nesiller boyunca hatırlansın diye, yeni mahalleye çarpıcı bir isim verildi: El Harîka. Bu kelime Arapçada “kontrol altına alınamayan çok büyük yangın” anlamına geliyordu.
Bu arka plan eşliğinde, Emmanuel Macron’u dinlerken “Yahu, ne yüzle?” demekten kendimi alamadım doğrusu.
Şu anda dünyanın her yerinden gelecek her türlü yatırıma muhtaç durumda bir ülke Suriye. Ancak Ahmed Şara ve arkadaşları, umarız en azından belli konularda biraz seçici davranabilirler. Batılıların finanse ettiği yabancı okulların Müslüman ülkelere ne kadar zarar verdiğini dinlemek isterlerse, bizde epey tecrübe var, kendilerine aktarabiliriz.

