25. yılını kutlamanın coşkusu içindeyken bunları hatırlatmak fazla neşe verici olmayabilir ama, öyle başlayalım sözlerimize, sonra toparlarız:
Siyasi hareketlerin de insanlar gibi ömürleri vardır.
Kimi daha doğmadan tükenir; kimi iktidara gelir ama iz bırakamadan çekilir; kimisi ise yalnızca hükümet etmez, içinde bulunduğu dönemin yönünü değiştirir. AK Parti ise bugün geride bıraktığı 25 yılın sonunda artık sadece bir siyasi parti olarak değil, Türkiye›nin son çeyrek asrına damgasını vurmuş, aslında çok daha uzun bir perspektifte emsalsiz bir tarihî tecrübe olarak değerlendirilmeyi hak ediyor.Bu tür yıldönümleri yalnızca geçmişi kutlamak için değil, muhasebe yapmak için de önemli fırsatlardır.
Çünkü başarıların gerçek değeri, onları mümkün kılan zihniyet dönüşümünü anlayabildiğimiz ölçüde ortaya çıkar.Kuşkusuz AK Parti’nin en büyük başarısı tam da bu kutlama etkinlikleri esnasında bolca sunumlarına şahit olacağımız başarılmış projeleri değildir.
Elbette şehir hastaneleri, otoyollar, havaalanları, yerli otomobil, doğal gaz keşifleri, savunma sanayiindeki atılımlar, SİHA’lar, enerji yatırımları ve ihracat rekorları önemlidir, hem de hayali bile kurulamayacak bir dünyanın tahakkuku olarak çok değerlidir. Ancak bunların tamamı daha büyük bir dönüşümün parçalarıdır.Asıl değişim, Türkiye’nin uzun yıllar boyunca alışık olduğu vesayet düzeninden çıkarak kendi kararlarını verebilen bir devlet hatta millet hâline gelme yolunda katedilmiş önemli mesafedir.
Bir zamanlar hangi silahı alacağımıza, hangi ülkeyle ilişki kuracağımıza, hangi krizde nasıl davranacağımıza büyük ölçüde dış merkezlerin karar verdiği bir Türkiye vardı. Bugün ise Libya’dan Somali’ye, Karabağ’dan Suriye’ye, Balkanlar’dan Afrika’ya kadar uzanan geniş bir coğrafyada kendi stratejik aklıyla hareket eden bir Türkiye var.
Bu değişim aklı başında, izan ve vicdan sahibi hiç kimsenin azımsayabileceği bir dönüşüm değildir.
Savunma sanayiindeki yerlileşme yalnızca teknik bir gelişme değildir; siyasi bağımsızlığın en somut göstergelerinden biridir. Enerji alanındaki yatırımlar da sadece ekonomik projeler değildir; dış politikayı daha bağımsız yürütebilmenin şartıdır. Diplomatik açılımlar ise yalnızca yeni büyükelçilikler açmak anlamına gelmez; Türkiye’nin kendi medeniyet havzasıyla yeniden temas kurma, kucaklaşma ve ilişkilerin yeniden tesisi olayıdır.
Son yıllarda Kalkınma Yolu Projesi, Afrika açılımı, Kafkasya’da kurulan yeni dengeler ve nihayet Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması da aynı stratejik çizginin devamı olarak okunmalıdır.
Bu gelişmeler, Türkiye’nin yalnızca kendi güvenliğini değil, bölgesel güvenlik mimarisini de şekillendirebilecek kapasiteye ulaştığını göstermektedir.
Aslında son yirmi beş yılın özeti tek cümlede ifade edilebilir:
Türkiye, başkalarının kurduğu denklemlerin nesnesi olmaktan çıkıp kendi denklemlerini kuran bir özne hâline gelmiştir.
Bu ise hiç de kolay elde edilmiş bir kazanım değildir.15 Temmuz gecesi verilen mücadele, terörle mücadelede gösterilen kararlılık, Doğu Akdeniz’de yürütülen enerji diplomasisi, Karabağ’da Azerbaycan’a verilen destek, Suriye’de oluşturulan güvenlik kuşağı ve bugün bölgesel iş birliği eksenlerinin merkezinde yer alabilmek aynı tarihî yürüyüşün farklı duraklarıdır.
Bu yüzden AK Parti’nin ilk çeyrek asrı, esas itibarıyla bağımsız devlet kapasitesinin yeniden inşası olarak okunmalıdır.
Güçlü bir liderlikle ve bu liderle uyumlu hareket eden güçlü bir kadronun eseri bir yeniden inşa... AK Parti’nin ancak “devrim” ile ifade edilebilecek bu performansının gerçekleşmesini sağlayan en büyük avantaj hiç kuşkusuz Recep Tayyip Erdoğan’ın şahsında gerçekleşen güçlü liderliğidir.
Ancak 25 yılın sonunda AK Parti’nin isminin ikinci kısmında gerçekleşen tartışmasız devrimin birinci kısmında, yani “adalet” alanında, toplumsal, ekonomik ve siyasi adalet cihetinden ne kadar gerçekleşmiş olduğu önümüzdeki en can alıcı sorudur ve önümüzde bir 25 yıl AK Parti misyonunun üzerindeki en önemli yük olacaktır.
Bu yükün karşımıza çıkardığı sorular aslında Türkiye’de Müslümanların siyasetle olan ilişkisinin başlangıç sorusuna bizi geri götürüyor.
İyi-adil-Müslüman bir topluma ulaşıp onun kalkınmasına mı yoksa kalkınmış bir topluma ulaşıp onun iyileşmesine mi çalışmalıydık.
Siyasetin akıntısına kendini kaptıran “iyi” insanlar kalkınmış bir topluma bir şekilde ulaştılar ama kalkınma sürecinin öncelikleri uğruna ertelenen iyilikler bizi bambaşka bir yere getirmiş oldu. Elbette çok uzak bir yere değil, sapılan noktalarda hiç de geri dönülemez, bu aşamada hiçbir iyileştirme yapılamayacak bir yer de değil burası, ama daha zorlu olduğu da çok açık.
Elbette devletin güçlenmesi, toplumun kalkınması adaletin tecellisini zorunlu olarak getirmiyor. Yollar yapılabilir. Fabrikalar kurulabilir. Ordular modernleşebilir. Ekonomi büyüyebilir. Ama bütün bunlar tek başına güçlü ve adil bir toplum meydana getirmeye yetmiyor.AK Parti’nin yola çıkarken hedeflediği şey yalnızca güçlü kurumlar değil, güçlü, adil, ahlaklı bir toplumdu. Belki de önümüzdeki dönemin en önemli sorusu tam burada karşımıza çıkıyor:
İlk 25 yılın en büyük başarısı, Türkiye›nin yeniden kendi ayakları üzerinde durabilen bir devlet hâline gelmesi olmuştur. Fakat ikinci çeyrek asrın başarısı, yalnızca daha güçlü bir devlet kurmakla değil; daha güçlü bir toplum, daha sağlam bir aile, daha özgüvenli bir gençlik ve sömürgeci zihniyet kalıntılarından bütünüyle kurtulmuş bir medeniyet iddiası ortaya koyabilmekle ölçülecektir.
Çünkü devleti ayağa kaldırmak zordu ama insanı ayağa kaldırmak ondan da zordur. Ve belki de önümüzdeki 25 yılın gerçek meselesi tam da budur.


Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.