Biz dünyadaki en hayırsever milletlerden birisiyiz. Bizim hayırseverliğimizin üstelik post-politik ajandası da yoktur. Safi insanlık.
Ajandasız hayırseverlik derseniz en üstteki milletiz zaten.
Afrika’nın en ücra köyünde varız. Dokunmadığımız Suriyeli belki yoktur. Rohingyalara koştuk, Açe’ye koştuk. Sudan’da, Haiti’de biz vardık.
Doktorlarımız tüm ihtiyaç bölgelerinde hasta tedavi etti. Ekipman götürdü. Meslektaşlarını eğitti.
Arama kurtarma ekiplerimiz en zor enkazlara girdi.
Arama kurtarma demişken; sosyal finansın devleti çağıran ve ön ayak olan karakterine de değineyim.
Bilir misiniz, bizim ilk modern sivil okuma ve bilim cemiyetimiz bir sosyal finans girişimidir. Münif Paşa ve arkadaşları bir gayretle İstanbul’da yeni bir kütüphanecilik başlatmış ancak ondan sonra devlet bir vazife olarak bu işi üstlenmiştir. Şu son yıllardaki kütüphane atılımını görse Paşa ne hissederdi acaba? Hele Rami Kütüphanesi…
Arama kurtarmaya neden böyle bir bağlantı attığım şaşırtmasın. Bu iş de bizde sivil inisiyatiflerle başlamıştır. Devletin arama kurtarmayı organize bir vazife olarak üzerine alması sonra olmuştur.
AFAD gibi entegre kapasitedeki bir organizasyona sahip devlet azdır. Dünyaya örnek olacak birçok işimizden birisi…
Hani abartmadan söyleyeyim uzayda acil müdahale işi olsa NASA için paydaş olacak yönetişim-operasyon bütünlüğü olan daha yetenekli bir kurum bulmak zor olur.
Sosyal finansın kapsamı böyle geniştir. Kütüphanecilikten tut da nereye kadar çekersen çek.
Döneyim mali destek kapsamlı sosyal finans faaliyetlerimize.
Evvela sosyal finans; vicdan ve farz sermayesini ölçülebilir sosyal faydaya yönelten bağış, vakıf, sadaka ve zekât, yardımlaşma, etki yatırımı, mikrofinans ve topluluk finansmanı gibi araçlar bütününü ve
yönetişimini
ifade eden çerçeve kavramdır.Bizim bu kavram altındaki örgütlerimiz uluslar üstü kurumların ajansları çapında büyüktür. Bazı sosyal finans kurumlarımız daha da büyüktür. Uluslararası karşılıklarını bir bilseler…
Sosyal finans iktisaden (kapitalizm bağlamında) bir pazara benzemez. Çünkü rekabet koşulları bildiğiniz gibi işlemez. Kurumlar bağışçı, görünürlük, gönüllü tabanı, paydaşlık çeşitliliği, meşruiyet için fiilen rekabet eder. Yani sosyal amaç, pazar payına ve kurumsal görünürlüğe üstündür. İyide bir yarış vardır ama bu tokuşma anlamına gelmez. Aktörler dayanışma koşullarında hareket eder. Kuralları kapitalist zihinlere farklı gelecek bir sektördür.
Devletin ve özel sektörün boş bıraktığı veya ilgisinin sınırlı olduğu alanlarda rolleri daha belirleyicidir. Hatta devletin ve özel sektörün neden olduğu sorunların çözümünü de sosyal finans yapar. Bu devletin taşeronu olmak demek değildir, toplumun kendi sorunlarını çözme iradesini yansıtır.
Bahsettiğim bu çerçeveyi Osmanlı’da vicdanları emanet alıp vakıfçılıkla bir medeniyet projesine dönüştürmüştük. Meseleyi o kadar özümsemiş ve o kadar yukarı taşımıştık. Cumhuriyetle bu düzenden uzaklaşılmış çoğu toplumun sorumluluğu olan mesele sosyal devlete aktarılmıştır.
Sosyal finans, bizimki gibi yüksek bir medeniyetin temsilcisi millet söz konusuyken gene de devleti yalnız bırakmaz. Hatta örneklerini verdiğim gibi ön ayak olur da devleti rakip sanmaz. Toplum ve devlet rakip değilse, toplumu temsil eden yapılar devleti temsil eden yapılarla rakip olamaz. Devlet bir alana girdikten sonra kimse devletle rekabet edemez zaten.
Neyse, anlaşılan o ki 6 Şubat depremleri sürecinde Ahbap’ın gördüğü ilginin biçimi ve bunu karşılayışında sorun vardı. Devleti bir sektör paydaşı olarak görüp devletle rekabete girilmişti yahut siyasi gerekçelerle sokulmuştu.
Muhalefetin vicdanını politik ajandaya çevrildi ve siyasi olarak araçsallaştırıldı. Partizan bir bağış kampanyasına dönüştü iş.
Bu görüntü zaten her şeyin yanlış olduğunu anlatıyordu.
Elbette nihai hükmü yargı verecektir. Fakat Başsavcılığın açıkladığı para transferi, bahis ve gayrimenkul iddiaları doğruysa Türkiye, büyük bir meseleyle karşı karşıyadır: vicdan sermayemizi hangi yönetişimle koruyacağımızı unutmuş gibi davranmak.
En iyi bildiğimiz konuyu yeniden hatırlamak için mahkeme kararını beklemeye gerek yok.
Afet zamanında devlet, ihtiyaç haritasını belirleme, koordinasyon ve müdahale sorumluluğunu taşır. Devlet toplumun gücünün yetmeyeceği bu gibi zamanlar için değilse, ne için vardır? Sivil toplum ise yetenekleri kadar hız, uzmanlık, gönüllülük ve toplumsal erişim kapasitesi sağlar. Bu kadar.
Tıpkı Asrın İnşası gibi... 400 bin konutun tamamını müteahhitler yaptılar. Özel sektör devletle uyum gösterip yeteneklerini kullanmış oldu. Devlet ihtiyacı belirleyip işi koordine etti. Müteahhitler kendilerine mal edebilir mi?
Bir daha gerçekte siyasete değil, Türk milletinin âli vicdanına muhalif, post-politik ajandalı bir sosyal finans olayı olursa parametreleri bu yazıya göre okuyunuz.


Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.