Malatya kimin planı?
00:00, 23/04/2007, PazartesiG: Güncelleme: 00:53, 23/04/2007, Pazartesi
Yeni Şafak
Malatya kimin planı?
Daha önce sorduğumuz soruyu bir kez daha tekrarlamakta yarar var; "bu ülkenin geleceğini kim belirleyecek"; bizler mi, küresel güçlerin figüranı haline gelmiş bulunan eli kanlı çeteler mi?”. Bu soruyu ve bunun cevabını düşünmekte yarar var
Hrant Dink'in acısı tazeliğini korurken, Türkiye, yeni bir katliamın şokunu yaşıyor. Malatya'da, bir yayınevinde faaliyet gösteren üç Hristiyan, "Vatanımızı Hıristiyanlaştırmak isteyen o kâfirleri, din elden gidiyor diye öldürdük. Vatan için yaptık" diyen katiller tarafından hunharca katledilmiş bulunuyor. Oluşan toplumsal hassasiyetin de etkisiyle ortaya çıkartılan bilgi kırıntılarıyla sınırlı kalan Hrant Dink katliamındaki kör düğüm, Malatya'daki vahşetle birlikte çözümsüzlüğe itilmiş bulunuyor. Çözüm için toplumsal sükunetimizin korunarak, katliamın izlerini "derin ilişkiler"de aramanın zarureti kendisini dayatıyor.
Malatya vahşeti, Türkiye'nin, planlanması ulus ötesinde yapılmış bir senaryonun uygulama alanına dönüştürüldüğünü gösteriyor. Trabzon için kullanılan "hassasiyeti yüksek coğrafya" tanımı, bu vahşet özelinde, üstelik Mehmet Ali Ağca anımsatması yapılarak, Malatya için tedavüle konulmuş bulunuyor. Hrant Dink'in Malatyalı oluşu da, uygulanan senaryonun sosu olarak kullanılması da ihmal edilmiyor. Rahip Santoro cinayeti ve Hrant Dink'in katledilmesinin ardından "derin güçler"in, bilinçli olarak dikkatleri Trabzon'a çektiklerini biliyoruz. Bu nedenle Hrant Dink cinayetinin ardından, "oysa bütün bilimsel araştırmalar, suç işlemenin toplumsal bilinçle ilişkili olduğunu; coğrafyanın bu süreçte bir etkisini olmadığını gösteriyor" diye yazmıştım. Aynı saptamayı Malatya için de tekrar etmek gerekiyor.
SOKAĞIN DİLİ
Egemen ideolojik söylem, mikro milliyetçiliği tetiklemekte yarar görüyor. Bu maksatla sık sık "biz" ve "öteki" farklılığına vurgu yapılarak, bütün bir toplumun esir alınması hedefleniyor. Oluşturulan hegemonik dil, "biz"in müreffeh ve huzur içinde yaşayabilmesini, "öteki"ni susturma koşuluna bağlayarak, işsiz güçsüz, gelecek güvencesinden yoksun kitleleri etkisi altına almayı ihmal etmiyor. Hayat karşısında yenilgiye uğramış, okulda, evde, sokakta başarısız kalmış amorf düşünceli gençlerin, memlekette yaşanan sıkıntıların müsebbibi olarak, farklı olanı görmeleri engellenerek, ideolojik söylemin dili kimi hedefliyorsa, onu düşman görmesi sağlanıyor. Bu dil, kolay anlaşılır olması hasebiyle mikro milliyetçi bir söyleme dönüşüyor.
Hiç kuşkusuz, bu coğrafyada olup biten her şeyi, soyut bir ulus ötesi karanlık gücün "mükemmel senaryosu"na bağlamak kolaycı çözüm olarak görülüyor. Yaşadığımız coğrafyanın kültürel kodları da "sokak kültürü"yle şekillenmiş "serseri mayın" haline gelmiş gençleri, söz konusu senaryonun figüranı haline dönüştürebiliyor. Nihayetinde, laikliği benimsemiş bir devletin din işlerinden sorumlu kurumunun diğer din ve inançları dikkate almayan bir örgütsel işleyişe sahip olması da, farklı bir din söylemiyle karşı karşıya kalan kişinin kendi ruh halini olumsuzlaştıranın "öteki" olduğu kanaatine varmasını da kolaylaştırıyor. Yani ortada problemli bir kültürel arka plan var ve ulus ötesi sermayenin karanlık senaryosu bu problemli kültürel arka plan üzerinde şekilleniyor.
Santoro cinayetinden bu yana, Türkiye'yi çözümsüz kör düğümlere mahkum eden güçler, kullandıkları yaş ortalaması aynı olan tetikçileri yakalatmaktan da çekinmediklerine göre, cinayetlerin, yalnızca hoşlarına gitmeyen birini susturma maksatlı işlenmediğini gösteriyor. Bu süreçte izlenen tırmandırma politikası, esas olarak, farklılıklarını yüzyıllardır zenginlik olarak gören farklı inanç mensuplarının duygularının kullanımı yoluyla koca bir coğrafya ve aydınlık bir gelecek teslim alınmak isteniyor.
BİR ARADA YAŞAMAK MÜMKÜN
Cinayeti işleyenlerin ceplerine tıkıştırılan mektupla Hrant Dink tetikçisinin beyanları arasındaki benzerlik, bize, görünenle yetinmememiz için yeterince ip ucu veriyor. Bütün bir topluma enjekte edilen "vatan ve din elden gidiyor" paranoyası, "birlik ve beraberliğimize saplanmış hançer" senaryosundan besleniyor. "Vatanını ve dinini seven"lerin, hep bu ülkede farklı olduğunu dile getirenleri susturmaya yönelmesindeki tuhaflık, bütün garabetiyle orta yerde duruyor.
Türkiye'de egemen söylemin farklı olanla ihaneti peş peşe kullandığı bir geleneği bulunuyor. Farklı dinden olmak, farklı dil kullanmak toplumsal öfkelerin oluşturulmasında başvurulan birer araç olageliyor. İdeolojik hegemonyanın gerçeği ekip bükerek, gerçeğin yerine kurguyu koyarak topluma yansıttığı dikkate alınırsa, "öteki" olana yönelik öfke yaratmak, hiçbir zorluğu bulunmuyor. Yakın zaman cinayetleri de göstermektedir ki egemen ideolojinin şekillendirdiği "öfkeliler", kolaylıkla harekete geçirilebiliyor; bir arada yaşama kültürü, "ihanet silahı" ile baltalanabiliyor.
Bir arada yaşam kültürünün dinamitlenmesi, düşünce ve inanç özgürlüğünün "vatanı bölen" bir söylem olarak algılanması ve linç kültürünün adım adım yerleştirilmesi, kendililiğinden gelişen bir süreç değildir. Tıpkı Ogün Samast'ın, hiç görmediği İstanbul'a gelip, eliyle koymuş gibi bulduğu Dink'i katletmesinde olduğu gibi, Malatya'daki cinayetlerin senaryosunun da, "derin güçler" tarafından yazılmış bulunduğu anlaşılıyor. Bu cinayetler, "küresel imparator"un yeni baştan dizayn etmek istediği bir coğrafyanın kilit taşı konumunda bulunan Türkiye'nin gardını düşürmeyi hedeflediğinin altını çizmek gerekiyor.
Türkiye'nin gardının düşmemesinin yolu, sırtındaki kamburlardan kurtulmaktan geçiyor. Farklı olana tahammülsüzlük giderek bir kambura dönüşüyor. Bu kambur, istendiğinde, derinliği ulus ötesine taşan ve elbette bir yanıyla da ulusal sınırlar içinde bulunan güçlerin kullanımına cevaz verdiği, yaşanan vahşette de görülüyor.
Katledilmesi lanetlenirken bile katledene hakim olan söylemin, bütün bir topluma egemen olduğu bu cenaze töreninden de anlaşılıyor. Nihayetinde, yaşadığı acıyla konuşmaya çalışan Türkiye Protestanları liderinin "gerekirse Müslüman mahallesinde salyangoz satarız" sözündeki tuhaflığa Başbakanlık düzeyinde yanıt verilmesi de gösteriyor ki, iktidar sahipleri bile, bu dili kullanmakta hiçbir beis görmüyor. Oysa ihtiyacımız olan şeyi tekrar etmekte yarar görüyorum; "bu ülkenin geleceğini kim belirleyecek"; bizler mi, küresel imparatorların figüranı haline gelmiş bulunan eli kanlı çeteler mi?
* Araştırmacı – Yazar
Başlıklar :
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.