Sekülerleşme teorisinin krizi ve yeni arayışlar

04:0022/06/2026, Pazartesi
G: 22/06/2026, Pazartesi
Yeni Şafak Haberlerini Daha Sık Gör: Tıkla ve Google'da Favorilere Ekle!
Yasin Aktay

Modern dünyanın kendisini anlamlandırmak için başvurduğu en güçlü anlatılardan biri sekülerleşme anlatısıdır. Uzun süre boyunca modernleşmenin zorunlu olarak sekülerleşmeyi doğurduğu, ekonomik kalkınmanın, şehirleşmenin, eğitim seviyesinin yükselmesinin ve bilimsel bilginin yaygınlaşmasının dinin toplumsal hayattaki etkisini kaçınılmaz biçimde azaltacağı düşünüldü. Bu düşünce yalnızca bir akademik teori değil, aynı zamanda modern dünyanın kendi kendisi hakkındaki inancıydı, anlatısıydı. Sekülerleşme

Modern dünyanın kendisini anlamlandırmak için başvurduğu en güçlü anlatılardan biri sekülerleşme anlatısıdır.

Uzun süre boyunca modernleşmenin zorunlu olarak sekülerleşmeyi doğurduğu, ekonomik kalkınmanın, şehirleşmenin, eğitim seviyesinin yükselmesinin ve bilimsel bilginin yaygınlaşmasının dinin toplumsal hayattaki etkisini kaçınılmaz biçimde azaltacağı düşünüldü. Bu düşünce yalnızca bir akademik teori değil, aynı zamanda modern dünyanın kendi kendisi hakkındaki inancıydı, anlatısıydı.

Sekülerleşme teorisi modern dünya için bu anlamda bir açıklamadan çok bir beklentiyi, hatta bir müjdeci kehaneti ifade ediyordu.

Oysa son yarım yüzyılda yaşanan gelişmeler bu büyük anlatının temel varsayımlarını ciddi biçimde sarstı. Dinin modern dünyadan çekilmesi beklenirken dünyanın birçok yerinde din yeniden kamusal hayata döndü.

Üstelik bu dönüş yalnızca İslam dünyasında değil, ABD’de, Hindistan’da, Latin Amerika’da, İsrail’de ve hatta Avrupa’nın kendi içinde de farklı biçimlerde gerçekleşti. Böylece sekülerleşme teorisinin en temel varsayımı olan “modernleşme arttıkça din azalır” önermesi giderek daha fazla sorgulanmaya başlandı.

Bugün artık sosyal bilimlerde yaşanan en önemli gelişmelerden biri, modernlik ile sekülerlik arasında kurulan zorunlu ilişkinin çözülmüş olmasıdır. Bir zamanlar sekülerleşme teorisinin en güçlü savunucularından olan bazı sosyal bilimciler modern dünyanın aslında sanıldığından çok daha karmaşık bir ilişki ağı içerisinde geliştiğini göstermiştir.

Bu eleştiriler aslında bir yandan da dünyada sekülerleşme teorilerinin açıklayamadığı gelişmelerin ufkunda bir açıklama ihtiyacından da doğuyor. Bugün daha açık biçimde görebiliyoruz ki modern dünya dinin tasfiye edildiği bir dünya değil, farklı dinsel ve seküler varoluş biçimlerinin yan yana yaşadığı post-seküler bir dünyadır.

Bizim de yıllardır savunduğumuz gibi mesele din ile sekülerlik arasında nihai bir galibiyet mücadelesi değildir. Asıl mesele, modern hayatın bütün karmaşıklığı içinde insanın anlam arayışını, özgürlük talebini, ahlaki sorumluluğunu ve toplumsal dayanışmasını hangi zeminde yeniden kurabileceğidir. Bu yüzden sekülerleşme meselesini yalnızca Batı’nın tarihsel tecrübesine ait bir sorun olarak değil, insanın kendisiyle, dünyayla ve aşkınlıkla kurduğu ilişkinin sürekli yeniden üretilen bir boyutu olarak değerlendirmek gerektiğini düşünmeye devam ediyoruz.

Tabii sekülerleşmeyi tarihselleştirdiğimizde karşımıza çıkan en önemli boyutlarından birisi de onun bilhassa İslam dünyasındaki gelişiminin idealleştirilen haliyle bile hiç de modernleşmenin bir sonucu olmadığıdır. Daha önemlisi, İslam dünyasında sekülerleşme ile sömürgeleşme tarihi birbiriyle yakından irtibatlıdır.

Gündelik hayatın dünyevileşmesi meselesi elbette sekülerleşmenin önemli bir yanını oluşturur ve bu zannedildiği gibi sadece modern zamanlarda değil, her zaman önemli bir konu olmuştur.

Modern zamanlarda gündelik hayatın sekülerleşmesi aynı ortamda dini hareketlerin de gelişimine engel olamamıştır. Dindarlık ve sekülerliğin aynı anda toplumun farklı kesimlerinde beraber var olabildiği örnekler modern dönemde de her zaman var olmuştur. Ancak sekülerliğin bir siyaset ve yaşam biçimi olarak insanlara dayatılması İslam dünyasının sömürgeleş-tirilmesinin ve İslam dünyasında din ve devlet işlerinin ayrışmasının bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır.

Burada sekülerliğin tarihselliğinin çağımıza ve toplumlarımıza ait bir başka boyutu da ayırt edilmelidir. Batı’da laiklik Avrupa’daki uzun dini çatışmaların bir sonucu olarak ve onlar için bir çözüm olarak ortaya çıktığı halde İslam dünyasına sunulan laiklik modeli Avrupa’nın İslam dünyası için tasarladığı ve dayattığı bir model olarak gelişmiştir. Bu dayatmalar bir başka yan anlatıyla sürekli desteklenmeye çalışılmıştır. O da sekülerleşmenin veya laikliğin Batı’daki bir tecrübeye referansla her zaman din barışına daha fazla hizmet ettiğidir. Oysa İslam dünyasında laiklik Avrupa’nın Ortaçağındaki bağnaz dinciliklerden daha az olmayan bir ideolojik tercihe dönüşmüştür.

Laiklik bir yönetim modeli veya barış temin eden bir çözümden ziyade başka dinler üzerinde ve bilhassa İslam üzerinde en ağır baskıları uygulayan bir dinsel tercih olarak çalışmıştır. Bu haliyle toplumsal barışa hizmet etmek bir yana barışa karşı en büyük tehdidin kaynağı haline gelmiştir.

Sekülerleşme İslam dünyasında ne demokrasi ne de toplumsal barışı hatta ne de kalkınma getirmediği gibi bütün despotik rejimler büyük ölçüde seküler bir siyaset takip ederler. İslam dünyasında halkın inançlarına, değerlerine ve geleneklerine karşı savaşan bir sömürge ajanı gibi çalışan sekülerliğin buna rağmen toplumda tetiklediği direniş sekülerleşmenin öngörülen sosyolojik gelişimine de bir ket vurmuştur.

Dolayısıyla İslam dünyası için sekülerleşme analizleri sadece dinselliğin veya dindarlığın ölçülüp değerlendirildiği bir çerçevede kalamaz. Bilhassa sekülerleşme ile modernleşme ve demokratikleşme arasında kurulan ilişkiler basitçe sosyolojik modellerle anlaşılamaz.

Sekülerleşme Avrupa’da da esasen tek bir modelde gelişmediği gibi din Avrupa’da zannedildiği gibi mutlak bir çekilme durumunu hiç yaşamamıştır. Aynı şekilde İslam dünyasının modernleşmesi zorunlu olarak bir sekülerleşmeyi beraberinde getirmeyebilirdi.

Nitekim en baskıcı seküler rejimlerde dindarlığın veya İslamcılığın daha büyük gelişmeler kaydettiği örnekler çok. Devlet laikleştikçe halkın dindarlığa tutunması aslında laikliğin harici bir müdahale olarak görülmesinin de bir sonucu. Türkiye bu örneklerin başında gelir. Cezayir, Suriye ve Tunus gibi örnekler de devlet laikliğine halk dindarlaşmayla verdiği cevabın her biri kendine özgü örnekleridir.

Aynı şekilde İran gibi din adına baskıcı bir rejimde ise bu sefer sekülerleşme halkın direniş dilini temsil ediyor.

Bu örnekler başlı başına durumun zannedildiğinden daha karmaşık olduğunu gösteriyor. Burada devletin laikliği ile halkın dindarlaşma veya sekülerleşme süreçlerinin pek de doğrusal işlemediğini gösterecek yeterli örnek var.

#Toplum
#Sosyoloji
#yasin aktay