
SUSURLUK'UN FİLMİNİ YAPAN DERVİŞ ZAİM'E GÖRE TÜRKİYE SİNEMACILAR İÇİN ALTIN MADENİ
Bir kere, Türkiye bu anlamda altın madeni. Batılılar'a baktığınız zaman sivrisinekten yağ çıkartıyorlar. Bizdeki konuların çok azı orada olsa neler yapacaklar. Türkiye'de 15 günde yaşanan olayları gözönüne getirin. Bunların üzerine herhangi bir şey yapılmaması çok üzücü. Bu konunun da çok önemli olduğunu düşünüyorum. O yüzden ele aldım. Bir de... Beni ahlakî erozyon ilgilendiriyordu. Bu film, bunların bir toplamı.
Doğrusu bu ülkenin yakın tarihine ilişkin bir not düşmek, yapmaya çalıştığım şeyin önemli bileşenlerinden bir tanesi. Ama, amacım tamamiyle tarihin yazılmasına katkı sağlamaktı demek istemiyorum.
Evet ama, kuşbakışı baktığınız zaman tabloda eksiklikler olacaktı. Sadece bir öyküden de 90 dakikalık bir film çıkabilirdi yoksa... Şöyle bir şeyin her zaman farkındayım. Tarafsız olmak, herşeyi sonuna kadar anlatmak bir filmde imkansızdır. 2 saatte bu ülkenin bütün sorunlarına neşter vuramazsınız?
Yaşadığımız kaosla ilgili, seyirciye net bir fikir verebilecek bir film yaptığımı düşünüyorum.
Ben bu insanlarla birebir oturup konuşmadım. Araştırmacı gazetecilerin yazdıklarını okudum. Bu süreç, dram sanatının özellikleriyle atbaşı gitti. Zaten tanımadığım bu insanları spekülasyonlara yol açmamak için iyice tanınmayacak hale getirmeye çalıştım.
Bu ilişki çerçevesinde bizim bilmediğimiz daha neler olmuştur. Bunu bir o insanlar bir de Allah bilir. Akla hale gelmeyecek varyasyonlar yaşanmıştır. Yaşanma ihtimali vardır. Ben bir sanatçıyım, yaşanma ihtimali olan şeyler bile benim için değerlidir ve kullanılabilir. Bu adamların ilişkilerinde sadakatsizlik ne derece belirleyici. Bence çok... Çünkü güven, kanun ve hukukun olduğu yerde vardır. Herşey perdeler arkasında ise, o zaman insanlar birbirlerden kuşkulanırlar ve kuşku da kuşkuyu doğurur. Böyle olunca da bütün ilişkiler, devrilen iskambil kağıtları gibi birbirini tetikler.
Bir kere yaşadığımız gerçeğe sadık kalmayı istedim. Yaşadığımız gerçekte de Susurluk'tan mahkum olan kimseyi görmedim. Seyirciye, sahte umutlar ya da pembe finaller sunmak istemedim. Camoka'yı, Sanem Çelik'e (Havva) öldürtseydim seyirci sayısında bir 150 bin daha artış olabilirdi. Ama, bu sahte umutlar insanlara çok daha büyük tuzaklar kurar.
Ben de bir savcı olarak şunu sorayım: İstihbarat bizde kime bağlıdır?
Bir kere kenar mahallede oturan bir kız, yoksul bir atlet, otele yemek almaya gidiyor. Boğaz'da 5 yıldızlı bir otelin sahibiyle aşk yaşaması ancak 1950'lerin Yeşilçam melodramlarında sözkonusu olabilecek bir şeydir. Nitekim, Havva'nın fantazisinde bu oluyor. Onları karşılıklı bir aşk ilişkisi içinde gösterseydim filmde gözettiğim gerçekçilik duygusu çok büyük bir yara alacaktı.
Bu bir boyutu. Bir başka boyutu daha var. Fil kimi zaman çimen, çimen de kimi zaman fil olabiliyor. Havva ve sakat ağabeyi birer çimendir. Kendi aralarındaki ilişkiye baktığınızda eve ekmek getiren kızdır ama ağabeyi ona baskı kurmaya çalışmaktadır. İktidar sadece devletle birey arasında değil. İki insan arasında da güç ilişkileri vardır.
Yok, sadece umutsuzluk çıkmıyor. Mesela, filmin sonunda Havva ebru yapıyor. Ona daha önce "açık havada ebru yapılmaz" diyorlar. Ama o, karın altında bir havuzda ebru yapıyor ve ortaya çok güzel bir eser çıkıyor. Bu da umudun resmi... Bir de Hızır-Veli metaforu var. Kul sıkışmayınca Hızır yetişmez anlayışını kullandım. Umutla, umutsuzluğu başbaşa götürdüm.
Çok sıcak daha...
Yapılır ama bunun koşulları var. Elinizi ateşe bile bile soktuğunuzu bilirsiniz. Ben, güç ilişkileri üzerine bir film yaptım. Bundan sonra yapacağım filmin daha farklı bir alana yönelmesi gerektiğini düşünüyorum. Tabii, 28 Şubat'ın filmi de yapılsın...
Yani... Sadece politik fimler yapan bir adam imajına da sahip olmak istemem.
Sektörün doğru dürüst kurumlarıyla çalışmadığı bir ülkede iş üretmeye çalışıyoruz. Mesleki işbölümünün gelişmediği bir ortamda sizin başınıza ta başından itibaren birtakım yükler yüklenmeye başlıyor. İşe, bunları sırtlayarak başlıyorsunuz. Sektörün altyapısı, insan kalitesi, üretimde gelenek konusu gibi faktörler düşünüldüğünde daha az enerji ile halledilebilecek şeylere daha çok enerji harcanıyor.
500 bin doların üzerinde...
Valla, Türk seyircisi Gençlerbirliği gibi. Ne yapacağı belli olmaz.
Dolmuş paramı buluyorum. En azından yaya gidip-gelmiyorum.
Ben bu çevre içerisinde pek bulunmadım ama hep olduğu söylenir. Ödenmeyen paralar, intikamlar, kinler, bende niye oynamadı da başka bir yapımcıda oynadı gibi çekişmeler, kuyu kazmalar, dedikodular duyuyoruz.
Orada da büyük sakatlıklar var. Gerçek şu ki, jürilerin oluşturulma mekanizmasında yanlışlar var. Özellikle Antalya Film Festivali'nde... Jürelerde yer alanların sinemadan ne kadar anladığı tartışılır.
Bu sene, Türker İnanoğlu'nun gücü sayesinde ödül alacağı söylenmişti ama bu olmadı. Demek ki her zaman bu olmuyor.
Tabii... Seyirci bakıyor yönetmen uzun saçlı mı değil mi, hangi kulübe gidiyor, hangi kadın yanında. "Bu adam bana göre" diyor. "Bu adamın filmine giderim." Oysa yapılan iş boş. Bunu söylerken sanatçı hapse girecek, aç yaşayacak anlayışına da inanmıyorum. Bu bize özgü bir anlaşıy ve bir köylülüktür. Sanatçının da insan gibi yaşamaya ve hatta bayağı iyi yaşamaya hakkı var.
Ooo... Onlar büyük prodüksiyonlar. Biz altından kalkamayız. Allah'a şükür galayı gürültüsüz patırtısız atlattık...
Kariyerinin ikinci filmi Filler ve Çimen'le büyük bir sıçrama yapan Derviş Zaim, Boğaziçi'nde İşletme okudu. Ve her "İşletme okurken sinemacı olmak isteyen Türk genci" gibi Yeşilçam'da küçük işlere talip oldu. "Asistan olmak istedim ama kabul edilmedim, telefon bile etmediler. Ben de kendi göbeğimi kendim kesmek zorunda kaldım" diyor. Bunun için de İngiltere'de Kültürel Çalışmalar masteri yaptı. Daha sonra, televizyon yazarlığı, reji asistanlığı yaptı.. Ödülle ilk tanışması yazdığı ilk romanın Yunus Nadi Ödülü almasıyla oldu. 1996 yılında yaptığı ilk filmi olan Tabutta Röveşata ile yurt içi ve dışı birçok ödül aldı. İkinci filmi Filler ve Çimen de daha vizyona girmeden ödülleri toplamaya başladı. Geldiği noktadan dolayı mutlu ama, "Yeni filmim için herşey hazır, arkadaşlar arka odada çalışıyor. Çekimlere yakında başlayacağım deme rahatlığında olmak isterdim" diyor.
Camoka, Bakan bey, istihbaratçı, hepsini Susurluk'tan tanıyoruz...
'Filler ve Çimen' birbirinden bağımsız ama birbirini etkileyen ve rastlantılar sonucu bir araya gelip sık sık ayrılan altı ayrı hikâyenin ve altı ayrı kahramanın öyküsünden oluşuyor. Bu kahramanlardan birisi olan Havva, yirmili yaşlarının başında, uzun mesafe koşularında orta ölçekte uluslararası başarılara imza atmış bir millî atlet. Bir silgi fabrikasında işçi olarak çalışıyor ve bir yandan da askerdeyken yaralanarak yatalak kalan erkek kardeşini iyileştirmek için para arıyor. Logosunu formasının göğsünde taşıdığı bir beş yıldızlı otelden de karşılık olarak yemek yardımı alıyor. Olaylara karışma noktası da bu otel oluyor. Olaylar ise, otel ve kumarhanenin sahibi Ali Bey ve oğlu Devrim'e; gerçekte uyuşturucu işi yapan işadamı Sabit (Haluk Bilginer) tarafından değerinin altında bir alışveriş teklifi yapılmasıyla başlıyor. Ali Bey, Sabit'in teklifini geri çevirince öldürülüyor. Ancak Devrim, babasının Sabit tarafından öldürüldüğünü ve Sabit'in kumarhane ile oteli ele geçirmek için daha başka eylemlere girişebileceğini sezmiştir. Bunun için de bir örgütle (PKK diyebiliriz...) ilişkiye geçer ve onlara para vererek oteli ve kumarhaneyi koruma altına almalarını sağlar. Bu arada Sabit, başını ağrıtan başka konularla uğraşmaktadır. Mesela, o sırada görevde olan bir Bakan'a periyodik olarak yolladığı 'olağan' paranın Bakan'ın eline geçip geçmemesi hususu gibi. Paralar Bakan adına çalışan bir tetikçi -'kontra' olan Camoka (Ali Sürmeli)'ya para yollanmaktadır. Ama Camoka'nın da kendince bir hesabı vardır. Film, uluslararası bir uyuşturucu organizasyonu kurma peşinde olan Camoka ve Sabit'in yolları; Bakan'la çatışma içinde olan Haberalma Örgütü'nde kesişir. Böylelikle mafya-siyaset-devlet üçgeni tamamlanmış olur. İşte bundan sonra hepimizin Susurluk'tan tanıdığı ilişkiler büyük bir tempo ile akmaya başlar. Seri ve acımasız cinayetler. İtiraflar, satışlar... Ve arada masum insanların kaybediş süreci. Herkes ölebilir, şanslı olanlar ve oyunu kuralına göre oynamayı başaranlar yeni bir oyuna kadar sağ kalabilirler. Sonuçta, "Filler oynaşırken olan çimenlere olur." Filmin ardından illa da bir şey söylemek gerekirse o da şudur: Herkesin bir mayını vardır ve mayın seni bekler! --------------- imza ve tarih ---------------- --------------- imza ve tarih ---------------- Geri OKU







