Merhum Ferruh Bozbeyli’nin hatıralarından anekdotlar:1

04:0011/08/2019, Pazar
G: 11/08/2019, Pazar
Dursun Gürlek

Kısa bir süre önce doksan iki yaşında fani hayata gözlerini yuman ve Ankara’daki devlet mezarlığına defnedilen Ahmet Ferruh Bozbeyli, bilindiği gibi, siyaset dünyamızın son derece renkli isimlerinden biriydi. Merhum, Adalet Partisi milletvekili olarak görev yaptı. Daha sonra bu partiden ayrılan arkadaşlarıyla Demokratik Parti’yi kurdu. Yassıada’da merhum Menderes ve arkadaşlarını savunan avukatlardan biri oldu.İşte bu Yassıada mahkemeleri ona Adalet Partisi’nin, dolayısıyla aktif siyaset içinde

Kısa bir süre önce doksan iki yaşında fani hayata gözlerini yuman ve Ankara’daki devlet mezarlığına defnedilen Ahmet Ferruh Bozbeyli, bilindiği gibi, siyaset dünyamızın son derece renkli isimlerinden biriydi. Merhum, Adalet Partisi milletvekili olarak görev yaptı. Daha sonra bu partiden ayrılan arkadaşlarıyla Demokratik Parti’yi kurdu. Yassıada’da merhum Menderes ve arkadaşlarını savunan avukatlardan biri oldu.


İşte bu Yassıada mahkemeleri ona Adalet Partisi’nin, dolayısıyla aktif siyaset içinde rol almanın yolunu açtı. Hem parti başkanlığı hem de Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı görevinde bulundu. Celal Bayar, Cemal Gürsel, Cevdet Sunay ve Fahri Korutürk gibi cumhurbaşkanlarıyla teşrik-i mesai etti. 1960, 1971 ve 1980 askeri darbelerine şahitlik etti. Kısacası, yoğun bir siyasi hayatın tam merkezinde uzun yıllar görev yaptı.

Bazı ünlü devlet adamları gibi Ferruh Bozbeyli’nin de hatıraları yayımlandı. Hatıralarının büyük bölümünü siyaset ve siyaset adamları teşkil etmekle beraber azımsanmayacak bir kısmı da kültür dünyamızı yakından ilgilendiriyor. Bu kısım benim de alakamı çektiği için bazı anekdotları siz değerli okuyucularımla paylaşmak istiyorum. Öyleyse hemen başlayalım.

Ferruh Bozbeyli ilk gençlik yıllarında Fatih Camii’nin etrafındaki meşhur Sahn-ı Seman Medreselerinden birinde kalıyor. Sekiz medreseden meydana gelen bu tarihi yapı o yıllarda harap ve perişan bir haldedir. Anadolu’dan okumak için İstanbul’a gelen fakir öğrenciler Kızılay’a müracaat ediyorlar, Kızılay da sadece öğlen yemeği vermeyi taahhüt ediyor. Bozbeyli’nin burada kaldığı sırada öğrenci sayısı yüz elli civarındadır. Bozbeyli, 1950’den 1956’ya kadar burada altı yıl yurt hayatı yaşıyor. Bu sırada yönetim kurulu üyeliği ve başkanlık da yapıyor. Cemiyetlerinin adı da “Fatih Medresesi Talebe Cemiyeti” idi. O sırada yakın tarihimizin önemli olaylarından biri meydana geliyor; Mareşal Fevzi Çakmak, 1950 yılının 17 Nisanında vefat ediyor. İstanbul Üniversitesi’nin talebeleri büyük bir miting tertipliyorlar. Bozbeyli de bu mitinge katılıyor ama izin alınmadan yapıldığı için yakalanıyor. Bu muhteşem mitingin hazırlanmasının sebebi, Fevzi Çakmak gibi Türk milletinin çok sevdiği bir zatın cenazesine gerekli saygının gösterilmemesi, radyonun müzik yayınını kesmemesiydi.

Fevzi Çakmak Paşa’nın evi Nişantaşı’ndaydı. Bozbeyli’nin de içinde bulunduğu heyecanlı kalabalık Mareşal’in Nişantaşı’ndaki evinin önüne kadar gidiyor. O sırada balkona bir hanım çıkıyor. Bu, Fevzi Paşa’nın eşi Fıtnat Hanım’dır. Eliyle kalabalığı işaret ederek, “Kalk da gör, kalk da gör!” diyor. Orada bulunan herkes ağlıyor, tabii ki Bozbeyli de gözyaşı döküyor. Fıtnat Hanım, hakiki Türk annesine yakışan bir tavırla şunları söylüyor. “Gençler çok memnun oldum. Çok teşekkür ederim. Mademki buraya kadar zahmet edip geldiniz, öyleyse sizden şunu rica ediyorum. Lütfen hiçbir tarafa zarar vermeden dağılın ve evlerinize gidin. Bu, bizi çok memnun edecektir.” Hanımefendinin bu kısa konuşmasından sonra kalabalığın üstüne adeta bir sessizlik çöküyor. Halbuki istese tahrik edici sözler söyleyebilirdi.

Ferruh Bozbeyli, Mareşal Fevzi Çakmak merhumun cenazesindeki manzarayı şöyle dile getiriyor: “Ben, Çakmak’ın cenazesindeki kadar büyük bir kalabalık görmedim. Tabutu Beyazıt’tan, Fatih Fevzi Paşa Caddesi’ne oradan da Eyüp Sultan’a taşındı. Kalabalık yürüyemiyor, adeta duruyordu. Tabut eller üstünde kayıyordu. Eli değen itiyordu. İte ite cenaze Eyüp Sultan’a kadar gitti. Top arabası da getirmişlerdi ama gençler kimsenin top arabasına binmesine müsaade etmedi. Fevzi Çakmak’ın cenazesi eller üstünde Eyüp Sultan’a kadar çok büyük bir kalabalıkla taşındı.”

Merhum Bozbeyli 1950 yılında İstanbul’a ilk defa gelince kendini milliyetçi, maneviyatçı bir grubun içinde buluyor. Bu gençler geleceğin Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı’nı Nurettin Topçu ile tanıştırıyorlar. Halbuki o sırada Vefa Lisesi’nde felsefe hocası olarak görev yapan Topçu’nun kim olduğunu bilmiyor. Arkadaşlarından Mustafa Dirlik’in teklifiyle bu ünlü ilim adamını ziyarete gidiyor. Onu ilk dinlediğinde sanki çok susamış da kana kana su içmiş gibi oluyor. Çok acıkmış da doya doya yemek yemiş gibi kendine geliyor. Kısacası Nureddin Topçu Hoca’nın sözlerini büyük dikkatle ve merakla dinliyor ve işte o gün ruh dünyasında dalgalanmalar meydana geliyor. Ölene kadar hocasıyla olan beraberliğini sürdürüyor.

Bozbeyli, arkadaşlarıyla birlikte Nureddin Hoca’nın Gedikpaşa’daki evine de gidiyor ve sohbetlerini büyük bir zevkle ve ilgiyle dinliyor. Cumartesi günleri evinde tertiplenen bu toplantılara merhum Prof. Orhan Okay, İmam – Hatip Liselerinin kurucularından Celal Hoca ( Celal Ökten), Sabri Sözeri, Rahmi Eray gibi isimler de katılıyor. Bunların içinde Rahmi Eray o kadar değerli, o derece kıymetli bir insan ki Nureddin Hoca bile ona “Ağabey” diye hitap ediyor.

Bozbeyli’nin anlattığına göre, Nureddin Topçu, fikirlerinde müsamahasız bir kişiydi ve ısrarcı bir hali vardı. Ayrıca felsefeci olduğu için meseleleri daima filozofik bir noktaya getirerek izah etmeye çalışıyordu. Bozbeyli konuyla ilgili sözlerine şöyle devam ediyor: “Mesela asabi heyecanla, ruhi heyecanın farkını biz ondan öğrendik. Daha önce de düşünmüştük belki ama onu dinleyince farklı oluyordu. Hocanın, bir insanın camide Kur’an okunurken ‘Allah Allah’ diye bağırmasının asabi bir heyecan olduğunu ve bir değer ifade etmediğini ama ruhi ve derinden gelen bir heyecanın önemli olduğunu anlatması bizim için çok şey ifade ediyordu. Sonra doğru düşünme konusunun üzerinde çok duruyordu. Doğru düşünmek bir insana yakışan en güzel şey diyordu. Doğru düşünmenin yolunun doğru fikir malzemelerinden geçtiğini söylüyordu.

O yıllarda İstanbulda Abdülaziz Bekkine diye meşhur bir hoca efendi vardı. Bu zat, Fatih’teki Çivizade Camii’nde imamlık görevinde bulunuyordu. Ayrıca namazlardan sonra, dinleyenlerin gönül dünyalarını şenlendiren sohbetler yapıyordu. Hoca Kırımlı olup Kazan Türklerindendi. Güzel ve etkileyici bir ses tonuna sahipti. Dinleyicileri sözlerinden en küçü bir ayrıntıyı bile kaçırmamak için adeta kulak kesiliyorlardı. Necmeddin Erbakan da hocaya devam ediyordu. Ben, bunu da sonra tanıdım, çünkü o zamana kadar kendisini tanımıyordum.”

Abdülaziz Bekkine Rahmet-i Rahman’a kavuştuktan sonra yerine Mehmet Zahit Kotku Hoca Efendi geldi. Bozbeyli Zahit Kotku Hoca’yla ilgili olarak da şunları söylüyor: “Zahit Kotku o kadar güzel bir adam ki, bakıldığı zaman kırmızı kırmızı yanaklar, güzel yüzlü… Fakat sesi biraz çatlaktı. Hani, bir öksürse de öyle konuşsa diyeceğimiz bir sesi var. Yahut da biz Bekkine hocamızın sesine öyle alışmışız ki, belki de o tesirle böyle oluyor. Cuma namazında Nureddin Topçu Hoca’yla birlikte oturuyoruz. Zahit Kotku Efendi de minberde hutbe okuyor ve biz kendisini ilk defa dinliyoruz. Fakat bu sırada bir terslik oldu. Nasıl da öyle bir şey seçmiş hoca. Muharrem ayında oruç tutarsanız bin oruç sevabı var. Filan gün tutarsanız şu kadar var. 1500, 750. Hoca böyle rakamlı, makamlı bir konuşma yapıyor. Nurettin Topçu kulağıma eğildi. ‘Bu adam bakkal. Her şeyi tartıyor. Kalk gidiyoruz’ dedi. ‘Hocam, dur. Hutbe dinliyoruz’ diyorum ama… Israr etti. ‘Hayır, kalk gidiyoruz’ dedi. Biz de kalkıp başka bir mescide gittik. Hoca, böyle yapmasaydı iyi olurdu ama yapıyordu. Samimi bir dindar olmayı, gösterişe dayalı şeylerden çok uzak durulmasını telkin ediyordu. Rahatsız oluyordu.”

Müsaade ederseniz burada ben de araya girip kanatimi beyan edeyim. Nureddin Topçu merhumun böyle bir tepki gösterip camiyi terketmesi hoş bir hareket değil. Üstelik dini kaynaklarda Zahit Kotku Hoca’nın sözlerini teyit edecek bilgiler de bulunuyor.

Ahmet Ferruh Bozbeyli 1950’li yılların başında Bediüzzaman Said Nursi ile de göz göze geliyor. O zaman Sirkeci’deki Büyük Postahane’nin üstünde bulunan İstanbıl Adliyesi’ne giderken Said Nursi ile karşılaşıyor. Bozbeyli, kaldığı yurtta Nur talebesi diye bilinen iki arkadaşından birine, yahu beni de hocaya götürüp tanıştırsan ne iyi olur diyor ama o zat, tamam götürürüm lakin diğer arkadaşın haberi olmasın, cevabını veriyor. Bu cevap Bozbeyli’nin hiç hoşuna gitmediği için sebebini soruyor, daha sonra da “İkiniz de talebesiniz. Birbiriniz hakkında niye böyle düşünüyorsunuz? Bu zat, sizi birbirinize dost yapamadı mı. Gitmeyeceğim, istemiyorum” diyor. Bilahare bu arkadaşlardan biri, Said-i Nursi merhumun kaleme aldığı “İktisat Risalesi”ni veriyor. Risaleyi okuyan Bozbeyli çok beğeniyor, özellikle şu cümle dikkatini çekiyor: “Her sözünüz doğru olsun, fakat her doğruyu her yerde söylemek doğru değildir.”

Ferruh Bozbeyli, sözü üstadın kayıp mezarına getirip büyük bir tepki gösteriyor. Ölüden intikam alınır mı, böyle bir cinayet işlenir mi diye sorup 27 Mayıs askeri darbesini yapanların adaleti (!) işte böyle bir şeydi. Ama gün gelecek, bunların hepsi ortaya çıkacak, diyor. Ben de küçük bir ilavede bulunup şairin şu beytini terennüm ediyorum.

Bir gün doğar elbet şems-i hakikat

Hiç böyle müebbed mi kalır zulmet-i âlem?

#Ahmet Ferruh Bozbeyli
#Vefat
#Demokratik Parti
#Adnan Menderes