Dijital gecekondu ve kabilelerin plastik ayini

04:002/04/2026, جمعرات
G: 2/04/2026, جمعرات
Yeni Şafak
İllustrasyon: Cemile Ağaç Yıldırım.
İllustrasyon: Cemile Ağaç Yıldırım.

Düşüncenin inşası, sükûnetin rahlesinde diz çökmeyi icap ettirir. Bizler ise birer modern zaman tutsağı sıfatıyla, hakikatin o çetin, sarp yokuşlarını tırmanmaktan imtina edip, polemiklerin hakikati değil nefsi besleyen pespaye konforuna sığınıyoruz.

Mehmet Kırtorun / Yazar

Her büyük tarihsel yarılma, mekânı paramparça eden bir sürgün hikâyesi barındırır. Sanayi Devrimi toprağın evlatlarını demir ve dumanın merhametine terk etti; modernite ise cemaatin organik sıcaklığını bireyin dondurucu yalnızlığıyla takas etti. Bugün tanık olduğumuz göç, yeryüzünün sınırlarını aşıyor. Etin ve kemiğin coğrafyasından, piksellerin ve algoritmaların tekinsiz arafına taşınıyoruz. İnsan, kendi yarattığı ekranın ardında yeni bir sığınak arayışında. Oysa her kökünden sökülüş, varlık hiyerarşisinde ağır bir fatura keser. İnsanın mutlak görünürlüğe erişme kibriyle inşa ettiği Babil kuleleri misali, dijital kimliklerimiz sarsılmaz bir anakaya üzerinde kök salmaktan mahrumdur. Göğü, yani tanrısal bir bilinirliği fethetme arzusuyla üst üste yığılan bu sanal tuğlalar, nihayetinde dillerin birbirine karıştığı ve kimsenin ötekini işitemediği o kadim laneti bugüne taşır. Kendi sesine âşık kitlelerin yarattığı bu sağır edici şantiyede kulelerimiz, bugün rüzgârın insafına kalmış bir kum denizinde temelleniyor.

SANAL KOLEZYUM

Dijital mecraları, geç modernitenin ışıltılı gecekonduları addetmek mümkündür. Geleneksel tahkimatını yitiren kalabalıklar, varoluşsal krizlerini bu yeni mahallenin sanal kolezyumunda, bitimsiz bir reddiye ayiniyle örtbas etme çabasında. Bu arenada yankılanan alkışın şiddeti, ruhun ıssızlığıyla kusursuz bir asimetri kurar. Issızlığın rahminde ise o korkunç köksüzlük yatar. Birkaç sayfalık sathî malumatın sarhoşluğuyla yılların tefekkür çilesini hiçe sayıp Gazali’nin metafizik tavanını yıktığını sanan cüretkâr ile İkbal, Aliya, Malik b. Nebi’yi küçümseyen aynı dijital gecekondunun isli sobası etrafında ısınır. Onları bir araya getiren unsur hakikati arama iştiyakından ziyade, devleri devirerek kendi cüceliklerine sahte bir taht inşa etme hezeyanıdır. Bilgi, tefekkürün kutsal aracı olma vasfını yitirmiştir; bilgi artık yalnızca dijital pazar yeri vitrinlerini süsleyen ucuz bir statü rozetidir.

HIZIN MEZARLIĞI

Statü kaygısının zehirlediği bir zihinde derinleşmek imkânsız. Zira her şeyi bir çırpıda bilme illüzyonu, hakikatin nefessiz kalarak can verdiği daracık bir tabuta dönüşür. Derinleşmek, durmayı ve sessizliğin ağırlığını omuzlamayı gerektirir; oysa dijital arena, gladyatörlerine mütemadiyen “daha hızlı koş ve parçala” emrini verir. Kendi hızının girdabında kaybolan kitle, anlamı o kör edici süratin içinde düşürür. Çokluğun gürültüsü, mutlak bir sessizliğe ve anlamsızlığa evrilir.

Bu anlamsızlık boşluğu, zihni en ilkel formuna, kabileciliğe doğru geriletir. Karşıtını ezme şehvetiyle körleşen gruplar, kendi yankı odalarının duvarlarına hapsolur. Ortak idealler, bu dijital giyotinde paramparça edilir; geriye yalnızca kronik bir yorgunluk kalır. Kavgadan bitap düşen kitle, nihayetinde zihnini verimsiz bir çöle teslim eder. Özgün düşüncenin pınarları kurur, yerini biteviye tekrarlanan plastik bir gürültü alır. Hakikat pazarında tüm sermaye buharlaştığında, elimizde kalan tek şey o devasa, yutan boşluktur.

GÖRKEMLİ BİR KİMLİĞİN PEŞİNDEKİ YIĞINLAR

Dijital gecekondunun asıl fâciasını, algoritmaların ördüğü o iğreti duvarlarda aramak beyhudedir; asıl toplumsal sarsıntı, metropolün çeperlerinde, gerçek hayatta görünmez kılınmış o öfkeli ergen yığınların merkeze ait görkemli bir kimlik koparabilmek umuduyla bu sanal kolezyuma yığılmalarında saklıdır. Ekrana yansıyan o muhayyel ve muktedir silüetlerin ardında, aslında bir dışlanmışlığın karanlık tortusu nefes alır.

Ekrana yansıyan silüetler, nereden yola çıktıklarını bazen unutuyorlar. Varacakları bir menzil, bekledikleri bir liman hiç var mıydı? Yoksa haritasız bir okyanusta sürükleniyorlar mı? Belki de asıl sormamız gereken soru, bu sürgünün ne zaman biteceği hususu etrafında şekillenmiyor. Belki de asıl dehşet verici olan, geriye dönecek bir yurdumuzun kalıp kalmadığıdır; kim bilir?

DÜŞÜNCENİN İNŞASI SÜKÛNETİN RAHLESİNDE DİZ ÇÖKMEKTEN GEÇER

Dijital asrın bize bahşettiği o baş döndürücü ivme, kelimeleri birer mızrak misali namütenahi boşluğa fırlatırken, tefekkürün ağır ve vakur yürüyüşünü otoyol kenarında unutulmuş bir antik yadigâr mesabesine indirgemiştir. Zamanın ruhu, Baudrillard’ın simülakrlar evrenini andıran bir sürat sarhoşluğu içinde çırpınıyor. Hız, aklın öncüsü sanılıyordu; oysa yalnızca dilin zincirlerini kopardı. Düşüncenin inşası, sükûnetin rahlesinde diz çökmeyi icap ettirir. Bizler ise birer modern zaman tutsağı sıfatıyla, hakikatin o çetin, sarp yokuşlarını tırmanmaktan imtina edip, polemiklerin hakikati değil nefsi besleyen pespaye konforuna sığınıyoruz. Heidegger’in tekniğin tahakkümü üzerine uyardığı o karanlık dehlizlerdeyiz; nefsimiz şatafatlı bir gürültüyle semirirken, irfanımız cılız bir muma dönüşüp sönüyor. Yıkımı görmek, inşanın ilk adımı. Bu yazıyla karamsar bir kehaneti haber vermek istemem. Ötesine geçip, harabeyi adlandırabilmeli ve onun üstüne bir şey kurabilmenin ön koşulunu tartışmak istemeliyiz. Soru şudur: Dijital mekânı, kimliğimizi erittiğimiz bir arena olmaktan çıkarıp fikirlerimizi olgunlaştırdığımız bir zemine dönüştürebilir; bunu küçümsemeden, hakaret etmeden, örselemeden yapabilir miyiz?




#Toplum
#Aktüel
#Hayat