Mehmet Said Aydın’ın 2014-2024 yılları arasında yazdığı şiirler, Everest Yayınları’ndan yayımlandı. Aydın, edebiyat ve yaşam yolculuğunda hicretini tamamlayanlardan. Kendisini Lokman Kasidesi kitabıyla tanısak da şiir kitapları, otobiyografik anlatıları ve üç dilde basılmış bir eseri bulunuyor. Ayrıca zamanında şiirleri “Arkadaş Z. Özger Şiir Ödülü”ne layık görülmüş. Köşe yazarlığı ve editörlük yapan, radyo programları sunan Aydın bir röportajında; “şiir yaşayan bir şey olmak zorundadır” demiş. Raflarda henüz yerini alan “Altını ben çizdim”de değişen, gelişen karşımızda büyüyen bazı dizelerle karşılaştık. Peki onun şiiri gerçekten yaşıyor mu?
Yazar ve şairlerin belirli bir dönemi kapsayan yazılarını tek solukta okumak deneyiminizi bir film şeridine dönüştürebiliyor. Bu kimi zaman avantaj gibi görünse de şiirler kitapta kronolojik olarak sıralanmadığı takdirde dezavantaja dönüşebiliyor.
Altını ben çizdim; dört bölümden oluşuyor. İlk bölümdeki “matla yahut yunus”taki boş sayfa, mektup yaz ve su şiiri, ikinci bölümde yer alan “öteki şiirler”deki eve dönerken şiiri, yazarın edebi hayatının hangi döneminde yazılırsa yazılsın konuşulmaya değer imgelerle yoğrulmuş. Birinci bölümdeki şiirlerin diğerlerine nispetle daha çok yapısöküme uğratılabildiğini söyleyebiliriz. Şiirlere şu veya bu kuramla yaklaşılmalıdır tarzındaki mutlaklaştırıcı, radikal kararlar geçerliliğini çoktan yitirdi. Bilimde bile mutlak doğrular değil, farklı perspektifler söz konusu artık. Dolayısıyla kuramsal bir çerçeveden hareketle ilerlemiyor, dümdüz, ihtiyaç sahibi bir okur olarak yaklaşıyoruz.
Aydın’ın şiirlerinde farklı perspektifler aradık. Bulduklarımız oldu, okuru rahatsız etmeyecek kadar ideolojik söylemlerle karşılaştık. Ne de olsa şiir politiktir. Zaten şiirindeki ses ve imgeler de bir dayatma değil, sadece ustaca kurgulanmış, sıralanmış şiddetli söylemlerdi.
İŞTE O ŞİDDET
Boş sayfa şiiri kalemle, kâğıtla hesaplaşmanın şiiriyken mekânla tokalaşan şiire dönüşüyor ve şair yaş alıyor; işte o ilk şiirlerde görmeyi sevdiğimiz kimlik arayışı karşımıza çıkıyor: “orası, bir sayıyı otuza böldüm/ orası, kitap sırtlarında bir fal/bir tezgahın önünde mavi pastalar/ orası çakmağın yandığı yaş günü pastasına”. “burada, ateş etme İstanbul burası orası değil”… “küçük bir d harfi galip dede türbesinde/ boş sayfanın şiddeti derler, boş sayfanın şiddeti.” Bomboş bir sayfa doluyor. Şiir de şair anlatıcı gibi büyüyor. Büyümek, şiddetli bir eyleme dönüşüyor.
Beyaz kağıtları sevmeyecek kadar büyümek
Aydın’ın, kitabın ilerleyen sayfalarında artık yazmayı daha çok sevdiği anlaşılıyor, “mektup yaz” emrini verdiği şiiriyle kitaptaki boş sayfalar olgunlaşarak doluyor. Şair anlatıcı büyüyor ve hatta mektup yazacak kadar da ustalaşıyor. Derken son dize post modern bir darbe vuruyor: “Bana mektup yaz, zarfın içinde taş/ bırak önce söyleneni, evveli geç/ beyaz kağıtları sevmemek cürettir/ büyüyünce büyük söz söylüyor insan/ lokma haram, kargocu isim soruyor”. Bu dizelerden hareketle gelişime şahit oluyor ve kitapta altını çizeceğiniz şiiri aramaya başlıyorsunuz.
ÜÇ KİŞİLİK BİR AİLE PORTRESİ
“Üç kişiyiz, en az birimizin karnı aç. Birimize erkek diyorlar/ ben, sofralara ve yemeklere inanmıyorum.” Su şiirindeki bu dizelerde de gördüğünüz gibi şiirlerde yer yer kendini daha çok hissettiren türlü eleştirel söylemler var. “Birimize erkek diyorlar”dan hareketle feminist bir okuma yapılabilir. Üç kişilik bir aile portresi sunuluyor, ancak yük bu kez kadının değil erkeğin omzunda. Burada işaret edilen şey feminist farkındalıktan çok toplumsal bir eleştiri gibi görünüyor. Şair anlatıcı bireyden hareketle toplumsal bir eleştiri sunuyor, kurulan sofralara ve yemeklere artık inanmadığını – zamanla değiştiği, kültürel kabullere karşı sorgulamalara girdiği fark ediliyor - dile getiriyor. İşte bu noktada okur, şair anlatıcının dönüşümünden emin olmaya başlıyor.
HEP EVE DÖNMEKTEN İBARETTİR HAYAT
Adım adım ilerlediğiniz şiir kitabında yazarın evini çoktan terk ettiği fark ediliyor, sırasıyla doğduğu ve doyduğu yeri anlıyor, şiirinde bir Necatigil esintisi seziyorsunuz. Yaşamı boyunca türlü şehirlerde ikamet eden şair, artık evine ve şiirine dönüyor. Su şiirinde sorguladığı toplumun geleneksel tavırlarını kabul etmese bile yine de evine dönmeyi tercih ediyor. Bu dizeler “şiir yaşayan bir şeydir,” yargısını da temellendirmiş oluyor.
Yazarın hicretini tamamladığını da “eve dönerken” şiiri doğruluyor. İşte şu dizelerle; “eve dönerken sevinirsin, içinde bahar coşkusu/ nazlı bitkiler ağır başlı yapraklar, sessizlik/“eve dönersin, sokak şimdi dışarı, eve döndüm, sokak artık dışarı.”
Esasen, Altını ben çizdim’in üçüncü bölümündeki şiirlerin başka bir kitapta yer alması daha uygun olurdu kanaatimce. İlgili bölümdeki şiirler bağlamdan kopuk görünüyor. Münferit imgeler barındıran şiirlerde, metinlerarasılık ön planda tutulsa da kurgu açısından diğer bölümlerde karşımıza çıkmayan bazı problemler mevcut. Fakat yine de maddeler hâlinde rakam verilerek yazılan dizelerde yapısöküme müsait çeşitli imgeler var. Dördüncü bölümdeki bilinçakışı tekniğiyle kaleme alınan yazıların çıtası da en az ilk iki bölümdeki şiirler kadar yüksek, geriye dönüşler adeta batıdan bir roman kesiti gibi.
Bakalım Altını ben çizdim’deki hangi şiirleri okuyucular benimseyecek?
Keyifli okumalar dilerim.

Bu yorumu Spam olarak bildirdiniz. Talebiniz değerlendiriliyor.